Yasin Ceylan

Yaşam ve Anlamsızlık

 

Tüm yaşamların sonu ölümdür gerçeğinden haraketle yaşamın kendisine biçilen her türlü anlamı geçersiz kılmak pek de mantıksız görünmüyor. Geçmiş zamanlarda insanın yeryüzündeki canlılığına atfedilen farklı anlam ve amaçlara günümüz perspektifinden baktığımızda, çoğunu gülünç ve dayanaktan yoksun buluruz. Bizim hayata bakış tarzımız da gelecek nesiller tarafından, büyük olasılıkla, eksik ve tutarsız görülecektir. İnsan yaşamının, tüm anlam verme teşebbüsleri karşısında,  boşluk ve yoklukla son bulması, dinsel inançları güçlü olan kimseleri bile, inandıkları anlamlar konusunda şüpheye düşürmüştür. Bu hassas noktayı düşüncelerinin merkezi haline getiren voroluşçu filozoflar, yaşamımızın özü ile ilgili hissedip de söyleyemediğimiz, kaygı yaratan kuşkuları, cesurca dile getirmişlerdir. Cesaret ile samimiyet arasında bir ilişki varsa, varoluşçu filozofları en samimi ve içten düşünürler olarak kabul etmek gerekir. Çünkü sözü eğip bükmeden, sağda ve solda teşhir edilen anlam ve değer teklfilerine aldırmadan, en büyük sorunun en ince derinliklerine inmişlerdir.

İnsan yaşamının fuzuli bir uğraş olarak önümüze çıkması, kısa veya uzun vadeli bir amaç peşinde olan her insan için, veya anlık bir al-ver didişmesi içinde olan her ferd için sarsıcı bir bilgidir. Bilincimizin, hayat şevkimizi bu derece kıran böyle bir farkındalığına ne diyeceğiz? Hiç olmamış gibi devranıp üstünü örtmek mi gerekir, bir daha bu tür tehlikeli mecralara girmesin diye? Yoksa, bilinçte yeşeren her türlü düşünceyi en gerçek olan özümüzün zaman içerisinde bir yansıması ve açılımı olarak mı kabul edelim? Çünkü, blincimize yabancılaşırsak, bundan sonra yaklaştığımız her şey şaibeli duruma gelir. İnandığımız kiymetli şeyler elden gidecek diye bilincimizin işleyişini durdurursak, artık kendimiz olmaktan çıkarız. O zaman Sartre gibi Camus gibi  düşünürlerin temel sorunsalı haline gelen Yaşamın amlamı var mıdır? Varsa nedir?' gibi sorular, her düşünen insanın temel sorususudur.

Yaşamın anlamsızlıkla sonuçlandığını savunmakla beraber varoluşçu filozoflar, böyle bir gerçeklik karşısında herşeyi bıtrakmamızı salık vermezler. Çünkü, onlara göre insan sonsuzca özgürdür. Kendi yaşamını kendisi şekillendirir. Ona yol gösteren, ondan üstün bir yetkinlik olmayınca, kendi kaderini kendsi çizecektir. Kendi yaşamına bir anlam verecekse, bu, kendi bileceği bir iştir.

Şimdi, varoluşçu çizgiden hareketle,yaşamın bütününü anlamsız ve başıboş olarak kabul edersek bile, bu yargımızı hayatın içine veya bizzat yaşamın parçalarına uygulayamayız. Uygularsak, yaşam diye bir şey olmaz, böyle bir soru da akla gelmez. Çünkü yaşamın içindeki her aktivite, her deneyim bir anlam taşır. Yaşamın sürmesine vesile olur. Zaman ve uzam içinde tasarlanan ve gerçekleşen her eylem yaşamın kendisidir. Hem anlamı vardır, hem de bir amaca yöneliktir. Ama yaşamın tümü, evrenin tümü gibi bilgi konusu değildir. O konuda söylenenler bir varsayımdan öteye geçemez. Birileri bir anlam verebilir, diğerleri hiç anlam vermeyebilir. Bunları ciddiye alıp hayatın içindekileri kendi çığırından çıkarmak insanın kendisine yapabileceği bir haksızlıktır. Çünkü, yaşamdaki gerçek olayların anlam taşıması için tüm hayata anlam vermek gerekmez. Doğa kurallarının anlaşılması için tüm evrenin bilgisinin gerekmediği gibi. Ferd ve toplum yaşamında olup bitenler, belli  zaman ve mekan kalıpları içinde anlam kazanırlar, yaşamın bütünsel kavramlarıyla ilişkilendirilemezler. Böyle bir ilşkilendirilmeyle gerçekleşen eylemler, yaşam hadiselerinin doğru seyrinden çıkan sapmalardır. Bu tür varsayımların hayatın içeriğine uygulanması, insanlığa zarar vermiş, onun insanlık alanındaki açılımlarını gemlemiştir.

İnsanın, hayatın içine ve tümüne bakışındaki farklılığa şu örneği verebiliriz: Bir oyun düşünelim, bu oyunun oyuncuları ve kuralları vardır. Eğer, siz bu oyunda bir oyuncuysanız rolunuz bellidir. Hangi kurallara uyacağınızı da bilirsiniz. Hem oyundaki rolünüz sizin için önem taşır, hem de oyunun tüm kuralları. Oyunun hiç bir seansına veya kuralına anlamsız diyemezsiniz. Oyun içinde kural bozmak veya diğer oyuncuları ciddiye almamak suç sayılır. Ancak, oyunun dışında, oyunu izleyen bir kişi, kendisini oyunun içinde görmediği ıçin, oyunun tümüne bir anlam vermeyebilir. Oyunun bütününü başıboş fuzuli bir uğraş olarak tanımlayabilir. Ama aynı kişi oyunun içindeyse bu tavrını sürdüremez.

Yaşamın tümünü bir oyun sayabiliriz. Hayatı oyun olarak gören bir çok düşünür vardır. Ne var ki, insan, bu oyunu tümüyle dışarıdan izleme şansına sahip değildir. Çünkü, kendisi her zaman ve her zeminde oyunun bir oyuncusudur. Oyunun kurallarını ciddiye almak zorundadır. Oyun oynarkan oynun bir seyircisi gibi davranamaz. Bunu yaparsa oynu iyi oynayamaz, oyuna yoğunlaşmadığı için kuralları çiğneyebilir.

© Prof. Dr. Yasin Ceylan, ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.