Yasin Ceylan

Yargıç, Yasa, Karar

      

Önce şöyle bir önermeyle başlayalım: 'Yargıcın verdiği her hüküm yanlıştır'. Bunun doğruluğunu ispat için birden fazla kanıt ileri sürülebilir. Biz burada sadece bir tanesini yazalım.Şöyleki: Yargıç, yasaların genel hükümleriyle hareket eder. Her hukuksal dava tekil bir hadisedir. Tekil vakalar birbirine tüm yönleriyle benzemezler. Genel hükümlerle aynı türdeki hadiseler arasında bir müştereklik kurup bu genel hükmün o türdeki her olaya uygulanması, bir bakıma adaletsizliğin kaynağıdır. Genel hükümler, formel olarak, adaletin temel kavramlarından biri olan 'eşitlik' ilkesini yerine getirirken, diğer taraftan, içerik bakımından birbirinden zorunlu olarak farklı olan iki vakaya, sırf aynı kategoriye girdiklerin için uygulanmakla 'hakkaniyet' ilkesine ters düşmektedir. Bu düşünceye itiraz edilebilir: Her yasanın altına dercedilen fıkralar, şartlar, şerhler ve istisnai durumlar genel hükümlerin bireysel olaylara uygulanabilirliğini mümkün kılar. Bu sebeple ileri sürülen haksızlık bertaraf edilir. Bu itiraz aslında, genel hükümlerin, adaletsizliğin temeli olduğu tezini desteklemektedir. Çünkü, genel hükümleri şartlara bağlamak, bu genel hükmün altına gelecek vakaların birbirine benzemiyeceğinin itirafıdır. Şerh, fıkra, tevil, istisna gibi eklemeler uzadıkça, genel hükmün meriyeti de daralır. Bu eklemeler, 'her vaka için yeni bir yasa' noktasına varıncaya kadar çoğalınca, belki o zaman, ideal yargının metinlerine ulaşılmış olur. Ancak o zaman da, kural ve yasa diye bir şey kalmaz. Çünkü genellik vasfı, hukukta olsun bilimlerde olsun ilke ve kural olmanın temel vasfıdır. Doğa bilimlerinde genel kuralların uygulanışı, uygulanan objeler akıl ve irade sahibi olmadıkları için büyük bir sorun arzetmezken, hukukun genel yasaları, insan fiillerine uygulanırken, büyük sorunlara sebep olur.

Yukarda belirttiğimiz önermenin tam tersi olan bir önermeyi de aynı kararlılıklala ileri sürebiliriz:   'Yargıcın verdiği her hüküm doğrudur'. Bu önermenin doğruluğu için de birden fazla kanıt ileri sürülebilir. Şöyleki: Her şeyden önce bir kararla, dava sonuçlanmıştır. Çünkü en büyük haksızlık ve adaletsizlik bir davanın karara bağlanmaması ve sonuçsuz kalmasıdır. Diğer taraftan, en doğru karar bile birçok eksiği ihtiva ettiğinden, davadaki birçok ilgili unsuru gözardı ettiği ve bazı ilgisiz unsurlara itibar ettiğinden zaten yanlış bir karardır. Durum böyle olunca, 'en doğru karar' ile 'en yanlış karar' arasındaki farkı, hukuk ilkeleri açısından belirlemek gayet zordur. Hukukun bu niteliği sebebiyle mahkeme kararları tartışılmaz. Çünkü formel olarak geçerlidir ve bağlayıcıdır. Yine hukuk disiplinin bu niteliği sebebiyle mahkeme kararları tartşılır ve devamlı tartışılacaktır. Çünkü, içeriği tutarsızlıklarla doludur. Bir çok eksiği vardır.

Böyle bir giriş yapmamın nedeni, bir hukuk vakasının bir doğa hadisesine benzemediğini, bir hukuk vakasının unsurlarının laboratuvardaki bir deneyin malzemesinden farklı olduğunu, bir yargıcın mahkeme salonundaki işlevinin, laboratuvardaki bilim insanınkinden farklı olduğunu belirtmek içindir.

Bir yargıcın önündeki yasalar ne kadar gelişmiş olursa olsun, bir davada, onun bir hüküm vermesine yeterli olmaz. Yargıcın mahkemedeki konumu, iki kişinin bir anlaşmazlığı çözmek üzere baş vurdukları bir hakemden biraz daha avantajlıdır. Bu avantaj, iki anlaşamayan kişinin rızasiyle hakemlik yapacak kimse, sadece vicdanına göre karar verecekken, yargıcın önünde yazılı yasa metinlerinin mevcudiyetidir. Ancak şu da bilinmelidir ki, yasaların açık seçik olduğu davalarda bile sanığın nihai anlamda başvurduğu merci, kanunlar değil, yargıcın vicdanıdır. Çünkü, yasalar ruhtan yoksun sözlerdir. Bu yasaları koyanlar, şu anda duruşması olan sanığın işlediği suçu bilmemiş ve görmemişlerdir. Benzer vakaları görmüş olmaları, şimdi görülmekte olan dava hakkında doğru bir yasa koymalarına yetmiyecektir. Bu sebeple sanığın gözü, kanun koyucudan ziyade kanunu yorumlayan ve uygulayan yargıçtadır. Yargıcın davaya nufuzu, algılayış biçimi, sanığa bakışı ve kafasındaki donanımla, ilgili yasayı yorumlaması, kararın niteliğini belirleyen faktörlerdir. Yargıçla ilgili bu durumlar nedeniyle, aynı yasa maddesiyle aynı davaya bakan iki yargıcın hükümleri farklı olabilir. Doğal olan da budur. Bir yargıcın verebileceği en kötü karar, kendisinden önceki içtihatları taklit etmesi ve içinde kendisinin olmadığı bir kararı vermesidir. Kararlar, yasa metinlerinden doğan mekanik sonuçlar haline gelirse, o zaman yargı, insan unsurundan yoksun bir doğa afetine dönüşür.

'İnsan unsuru'ndan kasdımız ne olabilir? En kısa tanımiyla, yargıç ile sanığı birleştiren sıfatlardır. Yasa metni ile yargıç veya yasa metni ile sanık arasında organik bir ilişki yokken,  yargıç ile sanık arasında daimi ve canlı bir iletişim vardır. Bu gerekçeyle, verilecek hüküm açısından yargıcın konumu, kanun koyucunun konumundan daha üstün ve daha kritiktir. Bu bir bakıma, yargıcın mahkemede kendisini kanun koyucunun üstünde görmesi demektir. Çünkü, önündeki yazılı yasa, onun için sadece bir referanstır. Ama asıl referans, kendi vicdanı ve bilincidir. Yargıcın kendi konumunu bu şekilde bilmesi, vereceği karar bakımından çok önemlidir. Verdiği karara 'kanunun hükmü budur' deyip sorumluluğu üstünden atmak yerine 'ben kanunu böyle yorumladım ve bu hüküm benim verdiğim hükümdür' demesi gerekir. Şimdi, 'yargıç kendisini kanun koyucusun üstünde tutması gerekir' derken güçlü bir itirazla karşılaşacağımı biliyorum. Bu tezimi şöyle savunabilirim: Kanun koyucu, bir yasayı koyarken belli şartları gözönünde tutmuştur. Kanun, nihayet bir zihinden çıkmıştır. Komusyon ve meclis gibi kurumlarda tescil edilmesi, onun formunu ve geçerliliğini pekiştirir, içeriğinin mutlak doğruluğunu değil. Nitekim içerik, yeni yasalarla devamlı değişmektedir. Yargıç, sanık hakkında karar verdiğinde, onun insani yönlerini hesaba katarken, uyguladığı yasanın ve yasa koyucunun da insani şartlarını gözönünde bulundurmalıdır. Aslında yargıç, hükmünü verirken hem kanun koyucu, hem de onu uygulayandır. Yasalar, yargıcın gözünde, insanüstü bir kaynaktan gelen mutlak doğrular olarak algılanırsa, işte o zaman 'insan unsuru'ndan soyutlanmış bir hukuk sistemi ve zulmeden bir yargı düzeneği ortaya çıkar.

Şimdi, yargıcın, hukukun oluşmasında ve yargının doğru işlemesindeki rölü bu kadar önem kazanınca yargıcın kendisi üzerine bir şeyler söyleyelim: Yasalar, bir yargıçta olması gereken ve olmaması gereken hususları açıklamıştır. Benim burda sözkonusu edeceğim nitelikler yasalarda zikredilmeyen konulardır. Kısaca, yargıcın bilinç yapısını, rasyonel ve irrasyonel yönlerini tartışacağım. Çünkü, yasalar, rüşvet almak ve akraba ve yakınını kayırma gibi yargı kararını etkileyecek şeyleri yasaklamıştır. Ancak yasaklayamadığı ama doğru karar vermesini engelleyen diğer bazı durumlar vardır. Belki 'yargı kararını olumsuz yönde etkileyen her şey' gibi genel bir ifade kullanmıştır. Ama bunların ne olduğunu tek tek saymamıştır.

Yargıcın hakemlik işlevini olumsuz yönde etkileyebilecek irrasyonel etkenler neler olabilir? Bunlar, kısmen psikolojik bazı hasletler olabilir. Aşırı kızgınlık, asabiyet, tahammülsüzlük, aşırı titizlilik gibi. Sosyal sınıf aidiyetinden doğan kopleksler de bir yargıçta olması gereken itidalı bozan şeylerdir. Aşırı yoksul bir özgeçmişten gelmek veya ezilmişlik ruh haliyle yaşamış olmak gibi durumlar yargıcın doğru karar vermesini engelleyebilir. Çünkü yargıç, gerek vicdanın sesini dillendirirken ve gerekse yasa metnini yorumlarken onun kavramsal bilinci, bilinçaltı ve diğer tüm bilişsel yetileri hareket halindedir. Ancak kendisi, vereceği kararda hangi yetisinin ne şekilde etkin olduğunu bilmeyebilir.

Yargıcın kararını önemli oranda etkileyen rasyonel unsurlardan biri, onun zihnine egemen olan dünya görüşüdür. Bireyin dünyadaki nesnelere bakış biçimini belirleyen değerlerden oluşan dünya görüşü, aslında bir medeniyeti paylaşan bütün nesillerde müşterektir. Böyle olmakla birlikte, bazı bireyler, bir dinin doğmalarına veya bir ideolojinin ideal yaşam modeline veya bir liderin yaşam biçimine derinden bağlanarak aynı medeniyette yaşayan diğer çağdaşlarından sapma gösterirler. Bu tür zihinsel bağlantılar, bir yargıçta olaması gereken geniş perspektifi daraltır ve vakalara sağlıksız açılardan bakmasına sebep olur.

Yerel kültür ve ulusal değerlerle yetinmek te yargıcı kısıtlayan bir durumdur. Nasıl bir hekim hastasına optimum sağlıklı bir insan gözüyle bakıp hastalığını teşhis ediyorsa, bir yargıç ta karşısında duran sanığa, 'mükemmel beşer' veya eski deyimiyle 'insan-i kamil' konumundan bakması gerekir. Zihinsel kapasitesi tam yüklenmemiş, eksik bir eğitim ve yerel kavramlarla kısıtlanmış bir bilinçle mahkeme salonuna hükmeden bir yargıç, bazan, aklı selimle suç sayılmayacak şeyleri bile  suç saybilir; veya suç olan bir fiili suç saymayabilir. Bu nedenle, bir yargıç, bir hukuk sistemine göre hüküm verir ama bilgisi bir hukuk sisteminin bilgisiyle sınırlı değildir. Çağdaş hukuk sistemlerinin bilgisi, kendi uyguladığı hukuk kurallarını iyi anlaması için şarttır. Çünkü, doğa bilimleri her kültürde aynı iken sosyal değerler aynı değildir. Bu da, sosyal alandaki doğrularda, izafiyetin söz konusu olduğunu gösterir. Bu durum, beşeri konularda doğruya yaklaşmak için farklı kültürlerin bakış açılarını bilip değerlendirmesini gerektirir.

Bir yargıcın zihinsel donanımının yetkin olabilmesi için diğer bir gereklilik ise, yargıcın dünyada, hukuk alanındaki gelişmeleri takip etmesidir. Demokratik ülkelerin birçoğunda hak ve suç kavramlarında önemli değişiklikler olmaktadır. Hukuk alanındaki gelişmeler, diğer beşeri aktiviteler gibi evrensel bir karakter kazanmaktadır. Bu durum, hukuka temel teşkil eden insani değerlerde geleneksel statik konumdan dinamik bir düzleme geçildiğini göstermektedir. Doğa bilimlerindeki sürekli devinim ve küreselleşme akımı, sosyal disiplinlerde de bir hareketliliğe ve dinamizme yol açmıştır. Bir yargıcın öğrenci iken ezberlediği yasa maddeleriyle, yargıç olduktan sonra uygulayacağı maddeler aynı olmayabilir.

Bütün bu anlattıklarımaızdan çıkaracağımız sonuç şu olabilir: Bir yargıç hüküm verirken, uygulamakla yükümlü olduğu yasaları harfiyen uygularsa dahi, doğru bir karar vermiş olmayabilir, adaleti ikame etmemiş olabilir. İrrasyonel beşeri zaafiyetlerden kendisini kurtaramamış, zihnini yerel değerlerden, doğma ve ideolojilerden arındıramamış ve evrensel bir dünya görüşüne ulaşmamış bir bilincin, beşerin ahvaliyle ilgili verdiği her hüküm, eksik bir hükümdür.

© Prof. Dr. Yasin Ceylan, ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.