Yasin Ceylan

Evrenin Karmaşıklığı Karşısında İnsanın Belirsizliği: Temel Kaygı

İnsan kendi varlığının bilincine varma noktasından itibaren sorunlarla karşı karşıyadır. Bu sorunların en büyüğü kendisini derin bir belirsizliğin içinde hissetmesidir. Bilgisi ve deneyimi arttıkça bu belirsizlik sisini dağıtmaya çalışır, güçlü umutlar besler. Ne var ki bu belirsizlik tam tersine, büyüdükçe büyür, bilgisinin artması daha çok, onu çepeçevre saran bu karanlık sisin daha iyi fark edilmesini sağlar. Kuşkusuz, söz konusu belirsizlik kişinin mutluluğunu, şimdiki durumunu ve geleceğini ilgilendirmeyen, sırf insanların merak ettiği, çözülünce fazla bir şeyin değişmeyeceği bir ilgi alanı değildir. Aksine bu belirsizlik keşfedilince her şeyin temelden değişeceği tüm sırların açığa çıkacağı, esas sorunların çözüme kavuşacağı bir belirsizliktir.

İnsanlar kutsal kitabın ifade ettiği gibi Tanrı tarafından yaratılan ilk insandan türemiş canlılar olarak veya Darwin'in bilimsel kanıtlara dayanarak iddia ettiği gibi basit organizmalardan evrilerek şimdiki konumumuza gelmiş canlılar olarak tanımlayalım, değişmeyen sonuç bizim dışımızdaki bir gücün veya güçlerin etkisiyle var olmamız gerçeğidir. Ancak, bazı varoluşçu filozofların ileri sürdüğü gibi "biz her şeye kendimizi bu dünyada var olarak fark ettikten sonra başlarız, dünyamızı da biz kurarız." Bu sebeple daha öncesi ve sonrası bizi bağlamaz diyemeyiz. Bu, esas sorunlardan kaçmak olur. Sorunu çözememek onu görmezden gelmeyi gerektirmez. O bizim dışımızdaki güç veya güçler tarafından var edilmemiz, "ne biçimde var olmak istersiniz?" sorusu bize sorulmadan bu güçlerin istikameti doğrultusunda biçim almamızı sağlamıştır. Diğer taraftan bizim istencimiz dışında oluşmuş varlık formumuzla zihnimizde tasarladığımız ideal varlığımız arasında bir fark olmasaydı varlık donanımız konusunda zaten bir sorun çıkmayacaktı. Dolayısıyla esas sorun şu andaki sahip olduğumuz varlık biçimiyle zihnimizde tasarladığımız ideal varlık biçimi arasındaki büyük farkın bilincinden mi doğuyor? Yoksa var olan bilinç-donanımlı nesneler olarak elimizde bulunan imkanların daha iyilerini zaten elde edemeyeceksek, insan olmak da bundan ibaret ise bizim esas sorunumuz insan olmak mı? Yine başka deyişle, varlık kavramımız ve varlığa fiilen katılmamız insan olmanın getirdiği kısıtlamaların ötesine geçmiyorsa asıl sorun var olmuş olmak mı?

Eski ve Ortaçağ felsefelerinde "varlık" insandan bağımsız, evrende var olan her şeyin (Tanrı dahil) önemli niteliği olarak (ontoloji) filozoflar tarafından ele alınmıştır. Aristoteles, Plotinus, İbni Sina gibi filozoflar "varlık" kavramı üzerinde en fazla duran düşünürlerdir. Ancak bu klasik anlamda "varlık" konusuyla en kapsamlı uğraşan filozof 17. asır Müslüman filozoflarından Sadraddin al-Shirazi'dir. Sadece varlık kavramının incelenmesine Al-Hikmat al-Muta'aliyah fı'l-Asfar al-'Arba'ah al-'Aqliyah adında kocaman bir kitap ayırmıştır. Bu kitap Hegel'in "Tinin Görüngü Bilimi" üslubunu andıran, felsefe literatürünün en soyut ve çetrefilli eserlerinden biridir.

Varoluşçuluk ve Fenomenoloji akımlarıyla birlikte varlık kavramının anlaşılmasında bir devrim olmuştur. Daha önce insanın kavrama gücünden bağımsız olarak ele alınan varlık, bu yeni yaklaşımla insanın bilişsel yetileri çerçevesi içinde ele alınmış ve insan zeminine oturtulmuştur. Bu yeni yaklaşımı en sistemli biçimde ortaya koyan Alman filozofu Heidegger'dir. Bu filozof, Metafizik Nedir? adlı eserinde "Niçin hep Varolan var da, Hiç yok?"1 sorusuyla başlayıp esas felsefenin varlığı araştırmak olduğunu ancak zamanla bu temel işlevinden saptırıldığını iddia eder. Yani insan merkezli varlık anlayışını "Dasein" kavramı üzerinde yoğunlaştırarak klasik ontolojiden tamamen ayrılır.

İnsan yetileriyle sınırlı varlık kavramını tüm yönleriyle inceleyen inceleyen ve birazda karamsar bir açıdan değerlendiren filozof, Jean Paul Sartre'dır. Kendisini bu dünyaya fırlatılmış olarak bulan insan kendi kaderini kendisi belirleyecektir. "Var olmadan önceki durum neydi?" veya "Öldükten sonra ne olacak?" soruları onu pek ilgilendirmez. Tanrı kavramını da dışlayarak "belirsizlik" alanındaki inançla beslenen umutları da boşa çıkarmıştır. Onun felsefesinde insan, var olmakla, temelinde anlamsızlık yatan, ve sonu zorunlu olarak yenilgi bulunan bir maceranın kahramanıdır.

Varlığın belirsizlikle olan bu gizemli ilişkisinden, belirlilik alanına geçtiğimizde durum yine pek iç açıcı değildir. Sahip olduğumuz en güvenilir bilgi türlerinden empirik bilgi, başka bir deyimle beş duyu yoluyla elde ettiğimiz bilginin geçerliliği Platon, Descartes ve David Hume gibi filozoflar tarafından ciddi şekilde sorgulanmıştır. Platon gerçeği daima görünürlerin ötesinde aramıştır. Descartes rasyonel bilgiyi esas almıştır. David Hume bir empirisist olmasına rağmen tüm empirik önermelerden şüphe etmiş ve deneye dayanan bir genellemenin hiç bir zaman mutlak doğruya erişemeyeceğini tutarlı bir tarzda ortaya koymuştur.

Diğer taraftan empirik bilgiden şüphe etmesek bile bu tür bilginin alanı doğa bilimleri ile sınırlıdır. İnsanın kaderi, mutluluğu ve evrenin tümü ile ilgili konularda bize yardımcı olamamaktadır.

İnsanın istikrarlı yaşamı için en gerekli bilgi geleceğe ilişkin bilgidir. Geleceğe ilişkin bilgimiz, tikel olaylarla ilgili doğa bilimlerinin ortaya koyduğu, doğruluk derecesi yüksek ihtimallerden öteye geçemiyor. Bu bilgi, bilinmeyen dünyadan gelecek felaketler konusunda bizi hazırlıklı kılmaya yetmiyor. İnsan olarak donanımımız itibariyle ancak tikel, kopuk olaylar konusunda kesinliğe yakın bilgi sahibi olabiliyoruz. Evrensel konular ise bilimin değil felsefe ve teolojinin konusudur. Bu konularda edineceğimiz bilgiler, doğrulukları kanıtlanamayan varsayımlar seviyesindedir.

Sonuç olarak sahip olduğumuz bilgi sahip olduğumuz varlık türü düşünüldüğünde eksik ve yetersiz kalmaktadır.

İnsan formunda var olmanın sebep olduğu sorunlardan biri de insanın mutluluk mücadelesidir. Aristoteles haklı olarak mutluluğu son erek olarak tanımlar. Yani her insanın yakalamaya çalıştığı diğer her tür iyinin kendisine araç olduğu zirvedeki hedef. Ancak tüm insanlar için bu kadar hayati önemi olan bir ereğin ne yazık ki bir prensibi yoktur. İnsandan insana değiştiği gibi, insan kendisini neyin nasıl mutlu edeceğini çoğu zaman bilmez. Bazen kendisini mutlu edecek diye büyük çabayla eriştiği olanaklardan bir süre sonra rahatsız olmaya başlar, yeni durumlar yakalamaya çalışır. Söz gelimi, Emmanuel Levinas'a göre insanda biyolojik ve psikolojik ihtiyaçların ötesinde doyumsuz bir arzu vardır. Bu arzu mutlağa doğru, sınırsıza yönelen deruni bir istektir. Ancak akıbet aynıdır. Sanki sürekli sıkıntı, insan yaşamının esasıymış gibi, kısa süren mutluluk seanslarından sonra tekrar nüksedip asli işlevini yerine getirir. Birbirimizle her karşılaştığımızda "Nasılsınız?" diye sormamız bunun bir kanıtıdır. Hemen her kültürde ve dilde sorulan bu soru, birbirimizin mutluluğundan emin olmadığımızı gösterir. Alman filozofu Schopenhauer insanın mayasında mevcut bu marazi durumu felsefi bir dille anlatmıştır. Yine Alman olan Kant, seksen yıllık yaşamında mutluluk diye oldukça kaypak olan bir hedefi yakalayamadığını anlayınca, insan için asıl amacın mutluluk değil, ahlaksal erdem olduğunu iddia etmiştir. Ona göre insan bir aziz olacak şekilde temiz, dürüst bir hayat yaşamalı, bu uğurda bazı mutsuzluklara katlanmalı, hakedip yaşamadığı mutlulukları da sonraki yaşamında Tanrı tarafından kendisine iade edileceği inancıyla sabretmelidir. Çünkü pratik akıl, ilkece ahlaklı davranmanın kurallarını vermektedir, ama mutluluğu teminde yetersizdir. Bu nedenle yine Kant'ın deyimiyle bazen hayvanları akıl sahibi olmadıkları halde kendimizden daha mutlu görürüz.

Mutluluk mücadelesinde müşahede ettiğim en garip gözlemim, beni huzurlu kılmada yetersiz bulduğum şartları daha iyi şeyle değiştirmek üzere çaba sarf ederken elde ettiğim yeni şartların pek de umduğum gibi çıkmadığını fark edip, önceleri kötü diye adlandırdığım şartları tekrar aramış olmamdır. Üstelik ileriye dönük planlarınızda -ki bu daha fazla mutluluk getirecek diye yapılır- hesaba katmadığınız o bilinmeyenler dünyasından öyle bir müdahale olur ki, başka bir deyimle öyle bir felaketle karşılaşırsınız ki dünyanız başınıza yıkılır. Mutluluk artık ulaşılmaz bir hedef olur. Hayat katlanması zor bir yük haline gelir. Bazen ferahlamak için geçmiş günler -o şikayetçi olduğunuz günler-düşlenir, gözünüzle tekrar canlandırılır ve böyle avutmalarla bir insan ömrü varacağı yere kadar varır.

Böyle trajik durumlarda insan yine insanlara başvurur. Biraz daha iyi bilen bilge insanlara. İsrailoğullarından Eyüp peygamber gibi. Tüm servetini oğullarını ve kızlarını kaybedince "ben bu dünyaya çıplak geldim, yine çıplak gideceğim" diyerek aklını duygularına hakim kılmıştı. Yine bilge filozof Epiktetus gibi. "Bir şey elinden çıkınca onu kaybettim deme!, benden alındı de. Elinde ne kaldıysa onula mutlu olmaya bak."

Tüm bunlardan anlaşılıyor ki sahip olduğumuz varlık türü bize istediğimiz mutluluğu verememektedir.

İnsan varlığını temelden ilgilendiren ve tüm insanlar için anlaşılmaz bir kaygı kaynağı olan bir hadise de bir varlık biçimi olan yaşamımızın fani oluşudur. Yani zaman kaydından bağımsız olmayışımız ve her insan için ölümün kaçınılmaz oluşudur. Şimdi ölüm her insanın başına gelecek olan bir gerçeklik olmakla birlikte, insan için bir deneyim olamamaktadır. Çünkü ölümü tecrübe eden her insan bu tecrübeyle birlikte bu varlık türüne veda etmekte ve tecrübesini aktarma imkanı bulamamaktadır. Sokrat'ın varsayım olarak ileri sürdüğü, "Ölüm derin bir uyku gibi midir?" Yoksa, "Semavi dinlerin iddia ettikleri gibi başka bir varlık türüne geçişin bir başlangıç noktası mıdır?" bunu bilgi seviyesinde öğrenmek mümkün değildir. İnsan akılsallığı ve bilinç biyolojik alt yapının bir uzanımı mıdır? Yani biyolojik yaşamın devamı için bir araç mıdır yoksa aksine biyolojik yapı bilince hizmet eden bir araç mıdır? Bunları bilmek ve bu konularda kesin hükümler vermek imkansızdır.

Bilgi nesnesi olmayan bu konularda zihnin başka bir yetisi olan inanmayı harekete geçirirsek acaba bir çözüme varabilir miyiz? Bu seçenekte de çözüm pek kolay görülmüyor. Her şeyden önce inanç, tabiatı gereği nesnel olamıyor. İki insan aynı dogmaya inanmakla birlikte inanma gerekçeleri aynı değildir. Her inanan insanın inanma nedenleri farklıdır ve özneldir; başkası için geçerli değildir. İnanma gerekçeleri daha çok deneyimlerden elde edilen doğrudan sezgilere dayandığı için, böyle bir bilginin, kuramsal akılla donatılıp başka insanlar için anlaşılır kanıtlar haline gelmesi gayet zordur.

İnançların öznel özelliğini kabul etmekle birlikte -yani inanç nedenlerinin hiç bir zaman bilimsel bilginin kanıtları gibi ortak bir değer kazanmasa da hiç olmazsa birey için geçerli bir bilgi türü olduğunu kabullensek bile- sorun pek halledilmiş sayılmaz. Çünkü her inanç bilgiye dönüşme temayülünü gösterir. Yani başka bir deyimle anlaşılabilir makul bir kanaat haline gelme istidadı içerisindedir. Bu seviyeye gelemeyince mutlak doğruluk derecesinden ödün vermeye başlar. Bir bakıma, bilimsel bilginin tam doğruluğa ulaşması için gerekli olan şüphe unsuru inanç ilkelerine de bulaşmaya başlar. Bu durumda inanan kişi ya inanç-şüphe çatışmasını görmezlikten gelir, ya da bu çatışmayı ciddiye alır ve "inançlarımı bilgi seviyesine nasıl indirebilirim?" diye bir çaba içerisine girer bu alanda ya teologlar düzeyinde kalır, yani inançlarını bazı felsefi argümanlarla destekleyip bununla tatmin olur, ya da bir adım öteye gidip bizzat felsefenin içine girer ve burada hiç bir dogmanın mutlak biçimde akli kanıtlarla desteklenemeyeceğini görür. Bu yeni evrede insan inanma yerine felsefi spekülasyona başvurur. Filozofun felsefi kuramları devamlı değişikliklere uğrayarak onun inanışlarının yerini alır. Başka bir deyişle filozofun felsefi düşünmesi onun kendi dini inançları haline gelir.

Bu noktada inanılan dogmaların bilgi seviyesine çıkma eğilimi yüzünden inanan kişinin atıl bir inanca veya eksik bir şekilde aklın kanıtlanmasına dayanarak bir teoloğa; bilgi seviyesine inemediği için inançlarını tamamen terk ederek bir filozofa dönüşmesinin gerisinde inancın bir dinamizme gereksinim duyması gerçeği bulunmaktadır. İnsanın tüm bilişsel faaliyetleri hareket halindedir. Bilimsel bilgi, felsefi bilgi hatta sezgisel bilgilerimiz devamlı bir devinim içerisindedirler. Bir zihin faaliyeti olan inanmanın böyle bir dinamizmin dışında kalması insan olmanın temel ilkesine aykırıdır. Bu sebeple inancını dinamik tutmaya çalışan insanlar bunu dinin formal yapısında ve pratiklerinde bulamayınca mistik bir yaşam türüne geçerler. Bu yeni deneyimde kuramsal olarak yaratamadığı dinamizmi tecrübelerinden aldığı sezgisel bilgilerle elde eder. Nihai olarak inancını kuramsal açıklamalar yerine tecrübeleriyle destekler ve korur. Ancak bu tecrübeler dildeki kavramlarla güçlükle aktarılabildiğinden dolayı tamamıyla anlatılamazlar. Özleri tecrübe edenin kendisinde kalır. Yani nesnel bilgiler haline dönüşemezler.

Durum böyle olunca mistik bilgi çok az kişinin erişebildiği doğruluğu ortak bir değer haline gelemeyen bir bilgi türü olmaktan öteye geçememektedir.

Hıristiyanlıktaki insanın yaratılıştan gelen günahkarlığını, ilk insan Adem'in suç eğilimine veya işlemesine bağlamak yerine onun yaratılışındaki veya mayasındaki eksikliğe bağlamak daha doğru olmaz mı? Plotinus, bu varlık türünün yaratılmış bir varlık olduğunu dolayısıyla Tanrının varlığına eşdeğer olmadığını ileri sürmüştür. İnsan için mümkün olan varlık biçimi ancak böyle bir varlıksa insan için en büyük talihsizlik, varolmaya mahkum olmaktır.

Sonuç olarak, insanın insan olmak sıfatıyla sahip olduğu varlık türünün zaafı sebebiyle, bilgi, mutluluk, inanç yönlerinden ne tür büyük engellerle karşı karşıya olduğunu bir nebze anlatmış olduk.

© Prof. Dr. Yasin Ceylan, ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.