Yasin Ceylan

İtaat Bilinç ve Şüphe

 

İtaat denilince  akla gelen şey, bir  kural veya bir buyruktur. Çünkü itaat edilen şey, ya bir kural ya da bir buyruktur. İnsan için kuralsız ve emirlerin olmadığı bir yaşam biçimi düşünmek mümkün değildir. Özgürlük denilen şey de kurallardan kurtulmak değil, bazı kurallar yerine başka kuralları ikame etmek demektir. Bir insan, yaşamında, iki tür kural gözlemleyebilir. Birincisi, kendisinin koymadığı kurallardır. Bunlara doğa kanunları deriz. Çevremizde, bir düzeni sağlayan ve devamlı yinelenen olgular, bazı değişmeyen kuralların geçerliliğiyle mümkündür. Bu değişmeyen kurallar sayesinde bizi çepçevre kuşatan doğanın yarın nasıl olcağı hakkında tahminler yürütebilmekteyiz. Bedenimiz de doğanın bir parçası olarak, değişmeyen kurallarla ayakta durur. Bilinç, bizim koymadığımız ama kısmen tabi olduğımuz bu kuralları farkedebildiği gibi, farketmeyebilir de. Mesela, bir insan, kendi bedeninin nasıl çaılştığını bilmeden yaşayabilir be böyle bir bilgizisizlikle yaşamı bitebilir.

Bedenimizin de dahil olduğu doğa kuralları sözkonusu olunca, itaattan da bahsedebilirmiyiz? Buna evet diyebildiğimiz gibi, soruyu cevapsız da bırakabiliriz. Evet diyebiliriz, çünkü, evrendeki tüm nesneler fizik kurallarına uymaktadır. Buna evet demiyebiliriz, çünkü, bu zorunlu bir itaattır. Nesnelerde bilinç olmadığı için, kurala uymama gibi bir durum da yoktur. Bu durumdan bilinç sahibi bir varlığın bir kurala uyması ile bilinci olmayan nesnelerin bir kurala uygun hareket etmeleri arasındaki farkı görebiliriz.

İkinci tür kural, kendisinin koyduğu kuraldır. Başka bir deyişle, insanın kendi yaşamı ve diğer insanlarla beraber yaşamasını sağlamak için ürettiği kurallardır. Bu ikinci tür kuralın birinciden farkı, zorunlu olmayışı ve değişebilmesidir. Ayrıca, doğa düzenini sağlayan kuralların bilinmesi ve kapsamlarının yeniden keşfi ile ikinci tür kurallar arasında bir etkileşim sözkonusudur.

Bizim burada asıl tartışmak istediğimiz kurallar, toplumsal yaşamı ve bunun neticesinde kültürü meydana getiren, insan kaynaklı olan ikinci tür kurallardır. Bu kuralları üretme şeklimiz ve bunlara karşı takındığımız tavır, insan yaşamının tarihsel çizgisini belirlemiştir. Gelmiş geçmiş medeniyetler,  insani değerlerdeki devrimler ve ideolojik kavgalar  bu kurallar üzerinde ve etrafında olmıuştur.

Dünyaya bakış tarzımızı belirleyen ve eylemlerimize şekil ve anlam veren bu  kurallara hem kaynağı açısından hem de onlara karşı takındığımız tavır açısından ele almak büyük önem taşımaktadır. Postmodern saldırlarla modernitenin değerleri zaafa uğramıştır. Bunun sonucu olarak günümüz insanı, yaşam ve  dünya görüşünü belirleyen değerler konusunda tereddüde düşmüştür. Bu nedenle, evrensel barış ve mutluluğu sağlamak için ne tür değerler üretmeliyiz  sorusu, çağdaş bir düşünürün birinci derecede meşgul eden bir sorudur. Çünkü, halihazırda, ne batı ne de doğu medeniyetlerinde bu soruya cevap teşkil edecek değerler mevcut değildir.

Sosyal değerlerde insanlık tecrübesinin, bir yanlışı iki defa işlememek bakımından önemi çok büyüktür. Doğa bilimlerinde tarihsel geçmiş apaçık eldeyken sosyal disiplinlerde böyle bir rahatlık sözkonusu değildir. Bu nedenledir ki bazı toplumsal felaketler vukubulunca, "tarih tekerrürden ibarettir" gibi sözler sarfedilir. Halbuki, çoğu zaman bilimsel veya teknolojik hata tekerrür etmez. Bu tür ifadeleri gündeme getirmemdeki kasdım, değerleri kabule hazır oaln insan bilincinin tarisel özgeçmişle yüklenmiş olması gereğidir. Çünkü geçmişteki hatalar doğruyu bulmamız için yeğane kaynaktır. Geçmişin tecrübesini taşımayan bilinç, sosyal alanda, sosyal değerlerin belirlemesinde işlenmiş hataları tekrar işlemesi pek olasıdır. Nitelikli bilinç şartı, yeni bir dünya görüşü ortaya koyan bir ideolog için ne kadar geçerliyse, bir ideolojiye maruz kalan kitleler için de önemlidir. Çağımız tomlumlarının meşruiyet zemini demokrasidir. Demokrasinin de ana prensibi halk iradesidir. Bu irade, kültürel tür ve seviye bakımlarından toplumdan topluma değişmektedir. Bir sosyal değerin meşruiyet gerekçesi,o toplumda en iyi düşünen aydınların onayı yerine, kültür ve aydınlanma derecesine bakılmaksızın her türlü insanın onayı olunca, yığınları meydana getiren her bireyin bilinç kalitesi önem kazanmakadır. Platon ve Aristo, halk kalabalığının doğruyu tercihinde şüphe ettikleri için demokratik yönetimi, en kötü yönetim biçimi olarak nitelemişlerdir. Doğal olarak o zamanın şartlarında tüm toplumu ve çoğunluğu okur-yazar yapmak, bilinçlerini işler hale getirmek mümkün değildi. Çağımızda insan sayısı kat kat artmasına karşın, eğitme ve bilgilendirme imkanları da büyük ölçüde artmıştır. Çağımızın egemen yönetim tarzı olan demokrasiye henüz bir rakip görünmediğinden, oy kullanan halk kalabalığının kültür seviyesi ve bilinç kalitesi, hangi sosyal değerin beğenileceği konusunda beirleyici bir rol oynayacaktır.

Bilinç ve sosyal değer seçimi diyalektiğinde en büyük endişe, bilincin bir ideolojinin veya bir inanç sisteminin dogmaları karşısında pasif kalıp, güven duyma, sevimli bulma veya diğer bazı irrasyonel nedenlerle kabule yanaşmasıdır. Böyle bir kabul, ideolojinin bir çok sakat prensibine güç vermekle onun rasyonel kanıtlarla çürütülmesini zorlaştırır. Her türlü fanatizmin kökeninde böyle niteliksiz işlenmemiş bir bilinç yatar. Çoğu zaman reformist görüşlü entellektüeller ve devrimciler, zihinlerindeki yeni kavramları kültüre sokmak için mevcut düzeni acımasızca eleştirirler. Bu, belki de her kültürel devrim için gerekli bir işlevdir. Ancak bundan daha önemlisi, kitlelerin bilincini pasif durumdan hareketli duruma geçirmektir. Çünkü, halk bilincine, eski düzenin bir çok eksiğini ortaya koyup, yeni olanların çekiciliğini sergileyen devrimci veya reformist, eğer halk nezdindeki bu kabullenmeyi aktif bilinç seviyesinde gerçekleştirmemişse, bu başarı kısa sürelidir. Bir süre sonra toplumsal yaşamdaki sorunları çözmede yetersiz kalacak olan bu yei düzen ve değerler, bir türlü fanatizme dönüştüğünden, gelecekteki devrimcinin işini fevkalade zorlaştıracaktır. Kültürel veya kavramsal devrimlerin çoğu zaman kanlı ve kurbanlı olmasının gerisinde, yığınların pasif kalan zihinlerinde birer inanç dogması haline gelen kavram ve sosyal değerler yatar. Eksik ve doğru yönleriyle bir yaşam tarzı ortaya koyan bir ideologla, belli bir platformada, insanları mutlu etmek amaciyla kitleler tarafından kabulunu talep ettiği önermeleri tartışmak ve onu bazı iddialarından vazgeçirtmek mümkün iken, aynı ideoloji, durağan halk bilincine yerleştikten sonra, ondaki yanlışları ispat edip kabul ettirmek gayet zordur. Hatta, düşüncesi kabul görmüş ideologün kendisi, önermiş olduğu bazı iddialarından vazgeçse bile, bunu halka anlatıp aynı sonucu almak mümkün olmayabilir. Bu anlattıklarımızdan şu sonuç çıkarılabilir: Asıl devrim, bilinç alanında yapılan devrimdir. Yoksa, pasif bilinçlerden çeşitli zorbalıklar kullanarak, bir fatanizmi koparıp başka bir fanatizmi yerleştirmek, gerçek ve kalıcı bir devrim değildir. Hareketli hale gelen bilincin dramatik değişmelere ihitiyacı yoktur. Değerlerin kabulu hususunda devamlı dinamik ve bir hesap içinde olduğundan, zaten devamlı değişim sürecindedir. Dinamik bilincin dışardan empoze edilecek bir devrime ihtiyacı yoktur. Böyle olunca, en yüksek derecede sosyal değerler bulunduran bir yaşam projesi, bilinçlere, ikna edilerek, özgürce kabul edilmediği sürece hiç bir değer taşımaz. Değişmeye direnen, mutlak doğrular biçiminde ham bilinçlere yerleşmiş olan bir inanç sistemi veya ideoloji, gücünü, ne inanç koyucunun veye ideologun konumundan, ne de, inanç sisteminin veya idelojinin dogmalarınadan alır. Değişmeyen kavram ve değerler gücünü işlenmemiş yalın haldeki bilinçten alır.

Diğer taraftan, bir insan buyruğunun diğer insanlar üzerinde nasıl zorunlu bir ödev haline geldiğini inceleyelim. Yukarıda anlatmaya çalıştığımız husus teorik aklın alanına dahil iken, burada işleyeceğimiz durum pratik aklın alanına girer. Yetkin bir konumdaki bir bireyin nasıl olur da her türlü emir ve iradesi, etrafındaki ve altındaki insanlar tarafından, ugulanması mutlak buyruklar haline gelebilir? Tarih boyunca, insanın insana yaptığı zulum ve şiddetin temelinde, bir bireyin rasyonel ve irasyonel yetilerinin sonucu çıkan söz ve emirlerin diğer insanlar tarafından uygulanması gerçeği yatar. Her türlü görüş ve isteğini doğru ve haklı bulan kişi, eğer yetkin bir makamdaysa o artık bir diktatördür. Diktatörü güçlü kılan onun olağanüstü fizik gücü veya buyruklarındaki güçlü anlam değildir. Diktatörün en büyük silahı, kendisinin her türlü emrini ve isteğini görev olarak algılayan etrafındaki insanlardır. Bu insanların en bariz vasfı, kendi öz iradelerinden vazgeçip, kendilerini hem zihin hem beden olarak diktatöre kilitlemeleridir. Artık onlar diktatörün amaçları için birer araçtırlar. Kendi kişiliklerinden vazgeçmişlerdir. Kendilerine verdikleri kiymet, diktatöre olan yakınlıktır. Bu yakınlığın ölçüsü, onun buyruklarını hangi yoğunlıkta ve ne derecede uyguladığıdır. Başka bir deyişle, alttaki insanlara ne kadar fazla zulum ve şiddet uygulamışsa patronuna o kadar yakındır. Bir diktatörun hemcinslerine zulmetmesi, şiddet uygulayıp çeşitli bahanelerle katletmesi marazi bir ruh halinin eylemleri ise, böyle bir kişinin iradesine teslim olup, buyruklarına araç olanların ruh halleri daha vahim patolojik bir durumdur. Diktatör çoğu zaman bir kişi iken bu kişiliklerinden siyrılmış kölelerin sayısı oldukça fazladır. Bu nedenledir ki bir diktatörün berteraf edilmesiyle dikta ortamı ve güçlü olasılığı ortadan kalkmaz. Yine bu sebeledir ki, her dikta rejiminden sonra, çoğu zaman ona benzer yeni bir dita rejimi kaim olur. Ta ki insanların vicdanı temizlenir, kişilik güçlenir ve bireyler robot olmaktan kurtuluncaya kadar. Kısaca demek istediğimiz husus şudur. Nasıl inanç sistemleri ve ideolojileri tezelden kabullenmek pasif bir bilincin işiyse, ve bunun sonucu fanatizm ve ilerleme ve değişmeyi engellemek ise, bir diktatörün emirlerini kabullenmek ve ona alet olamak, pasif bir kişiliğin ve yetkin olmayan eylemsel aklın sonucudur. O halde diktatör ve dikta rejiminden kurtulmanın yolu, sadece diktatörü ve rejimi yoketmekle değil, diktaya ve diktatöre saygı duymayan kişilikli, irade sahibi bireyler yetiştirmek gerekir.

 

© Prof. Dr. Yasin Ceylan, ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.