Yasin Ceylan

Etik Değerlerin İnsan Yaşamındaki Yeri

 

Etik değerler insanların ortaya koyduğu davranışlarla ilgilidir. Her etik eylemden önce o eyleme biçim veren öznel bir ilke vardır. Bu ilke insanın pratik aklının bir işlevidir. İnsan aklının diğer temel işlevlerinden biri de doğa hakkında bilgi elde etmektir. Bilgi edinme sürecinde aklın yapısal fonksiyonları ile doğanın görünen özellikleri etkileşim halindedir. Aklın bu işlevi teoriktir, ortaya konan bir eylem de olmadığı için etik bir yönü yoktur.

Etik davranışlara biçim veren ilkelerin oluşumunda değişik kaynaklar rol oynarlar. Bu kaynakları iç ve dış kaynaklar diye ikiye ayırabiliriz. Kültürel değerler, töre, hukuk kuralları gibi ölçü belirleyen sistemler dış kaynağı oluştururlar. Aklın doğası gereği farkında olduğumuz ödev bilinci, kurala uyma zorunluluğu ve sorumluluk duygusu iç kaynağı oluşturur. Etik sorunsalı felsefenin temel konularından olduğundan bu sorunsalın tartışmalarında dış kaynaklı faktörler alanın dışında bırakılır. Böyle olunca felsefi etik, eyleme zemin teşkil eden pratik aklın kuralı, bu kuralın yine insan doğasından kaynaklanan irrasyonel dürtüler (haz ve yarar gibi) karşısındaki etkinliği ve bunların insan istencini nasıl etkilediği gibi sorunları inceleyen bir felsefe dalıdır. İnsanın biyolojik ve genetik doğasından kaynaklanan davranışlar, veya doğa şartları ve toplumsal faktörler nedeniyle ortaya koyduğu kollektif eylemler antropoloji ve sosyoloji konuları olduğundan felsefenin alanına girmezler.

Etik konuları tartışan gerek felsefe kitapları ve gerekse dini kaynaklar, bu konunun gereği olarak özgürlük ve zorunluluk kavramını da uzun uzun tartışırlar. Biz bu yazımızda bu tartışmaları söz konusu yapmayacağız ve insanın etik eylemlerinde özgür olduğunu ilke olarak kabullenmiş olacağız. Çünkü, insanın hem antropolojik hem de iradi davranışlarında zorunlu bir nedensellik içerisinde olduğunu kabul edersek zaten etik değerlerden, sorumluluktan, iyilik ve kötülükten bahsetmek anlamsız olur.

Etik davranışlar, insanın bedensel yapısından kaynaklanan dürtüler ve arzulara doğrudan bağlı olmadığından ve bu tür davranışlarda aklın hükümleri de işin içerisine girdiğinden, akıl sahibi olmayan canlıların, doğal olarak, etik sorunları yoktur. Diğer taraftan irrasyonel dürtülerden arınmış saf akıldan oluşan bir varlığın da etik sorunu olmaz. Etik sorunlar, doğasında, hem dürtüleri hem de aklı bulunduran, başka bir deyişle hem kötülük ve hem de iyilik unsurları bulunduran bir canlıda ortaya çıkabilir. Bu canlı da insandır.

Doğruluk, dürüstlük, diğerkamlık, adalet, cesaret, bilgelik, ihtiyatlı olmak v.s. gibi birçok erdemden oluşan etik değerleri, toplumsal yaşamda korumayı ve savunmayı, insanlık tarihinde bazı kurumlar üstlenmişlerdir. Gelenekler, din, hukuk ve eğitim sistemleri gibi.

Bu kurumlardan hukuk sistemi, insan davranışlarını ancak görünen hususlarıyla ilgilenir. Her ne kadar davranışların gerisindeki iyi niyet veya kötü niyet durumlarını saptamaya çalışsa da bu alanda pek başarılı olamaz ve davranışları fenomen olarak kodlamaktan öteye geçemez. Halbuki etik değerler, öznenin eylemlerine zemin teşkil eden ilke ve niyet ile ilgilidir. Başka bir deyişle bir davranışın olumlu veya olumsuz bir değer kazanması o davranışı icra eden kişinin tamamen iç dünyasıyla ilgilidir. Bunun tespiti bir bakıma olanaksız olduğundan, bu yönüyle etik, hukuk sisteminden ayrılır. Bu nedenle bir insan, eylemlerinde hukuk kurallarına uygun olmakla birlikte etik kurallarına aykırı düşebilir.

Etik kuralları bünyesine alıp bunları sahiplenen diğer bir kurum da dindir. Gerek semavi dinler  gerekse insan kaynaklı dinlerin hemen hepsi "ideal dindar insan" modelinin gerçekleşmesi için etik kuralların inanan kişi tarafından benimsenmesini ve davranışlarında uygulanmasını şart koşar. Dinin metafizik dogmalarıyla etik kurallar, iç içe geçmiş bir vaziyette bulunabilirler. Öyle ki dindar kişi, etikle ilgisi olmayan bir dogmayı inkar etmekle ahlaka aykırı hareket etmiş gibi görünebilir. Ayrıca dinsel dogmaların devamı için gerekli olan bazı ritüeller ve ibadetler etik davranışlarmış gibi insanlara telkin edilebilir. Mesela bir müslümanın namaz ve oruç ibadetlerini yerine getirip "ahlaklı insan" kategorisine girmesi ve bunları yerine getirmeyen müslümanın "ahlaken nakıs" kategorisine sokulması gibi.

Dinler, ahlak kurallarını bünyelerine almakla, insanlık tarihinde birçok mükemmel insan tipleri yetiştirmişlerdir. Bilhassa ahlaki yönden çökmüş toplumlarda ortaya çıkan bu dinler, toplumda egemen olan değerler sisteminde radikal reformlar gerçekleştirerek etik erdemlerin yeniden canlanmasına vesile olmuşlardır. Ancak zaman içerisinde, bu dinler kurumlaşınca, asıl görevleri olan ruh temizliği işlevini ihmal etmişler, etik değerleri, insan davranışlarının bazı yönünün özelliklerine ve ritüellere hapsetmişlerdir. Böylece etik eylem için gerekli olan özgürlük sınırlandırılmış ve kendi başlarına "nihai kıymetler" olan etik değerler, daha alt kategorilerde olan dünyevi faydalara alet edilmişlerdir. Dinler tarihinde, din hiyerarşisi içinde en yüksek seviyelerde bulunan din otoritelerinin sıradan bir insanın bile yapmaktan hicap edeceği büyük günahlar işlemeleri bunun en güzel örneğidir.

Din otoriteleri ve teologlar, ahlakın dinin bir parçası olduğunu ve ahlaki değerlerin kaynağının din olduğunu iddia ederler. Öyle ki, din olmasaydı ahlak da olmazdı ve dini olmayanın ahlakı da olmaz gibi yargılara bile varmışlardır. Halbuki gerçek olan tam tersidir. Yani, asıl, dinler ahlaktan doğmuşlardır. Başka bir deyişle dinlerin kaynağı, insanın özünde bulunan ahlaki kurallarıdır. Nasıl doğayı anlamada elde ettiğimiz teorik bilginin temel kuralları insanın aklının doğasında varsa, insanın etik eylemlerinin de prensipleri aynı aklın doğasında mevcuttur. Bütün hukuk sistemleri ve dinlerin kaynağı bu prensiplerdir. Ancak kurumların zaman içerisindeki şekillenmelerinde öyle görüntüler ortaya çıkar ki asıl kaynak unutulur ve sonraki evrelerde beliren biçimler kaynakmış gibi arz edilir.

Felsefe kitaplarında mevcut olan etik teorilerini ana hatlarıyla ikiye ayırabiliriz. Davranışların sonuçlarına göre şekillenmiş teoriler ile davranışları başladıkları ilkelere bakarak değerlendiren teoriler. Birinci kategoriye giren teoriler, etik eylemleri, ürettikleri yarar ve zarar ölçütüne göre değerlendirirler. Yararın genel olması, kalıcı, hacimli ve yüksek kalitede olması o eylemin etik eylem olarak nitelenmesinde önemli faktörlerdir.

İkinci kategorideki etik teorilerin en kapsamlı ve gelişmiş olanı Immanuel Kant'ın geliştirmiş olduğu "ödev ahlakı" teorisidir. Bu teoriye göre pratik aklın yapısında "a priori" olarak ahlaksal bir kanun mevcuttur. Bu kanun şöyle ifade edilebilir: "Öyle bir ilkeye dayanarak hareket et ki bu ilke tüm insanlar için geçerli bir prensip olsun." Kant'a göre her ahlaksal eylemimizde bu eylemi yönlendirecek subjektif ilkemizi sorgulamalıyız. Acaba bütün insanlar bu ilkeyle hareket edebilirler mi? Bu ilke herkes için geçerli olabilir mi? Yoksa herkes uygularsa bazı sorunlara mı yol açar? Sonunda bu sorun bana kadar gelebiliyor mu? Bu sorulara sağlıklı cevaplar verilebiliyorsa, o ilke ve onun yönlendireceği eylem doğrudur; yoksa o ilke ve eylemden vazgeçmek gerekir.

Kant'a göre aklın özündeki bu ilkenin varlığına her insanın farkında olduğu sorumluluk duygusu sayesinde ulaşabiliriz. Bu sorumluluk duygusu aynı zamanda eylemlerimizde özgür olduğumuz sonucuna da bizi götürür. Bu sebeple, ahlak kuralları için dışardan herhangi bir kaynağa başvurmaya gerek yoktur. Hatta böyle bir olası dış kaynaktan etkilenerek bir ahlaksal eylemde bulunmuşsak, bu eylem, biçim olarak etik bir görüntü verse dahi, prensip olarak, özgür aklımızın "ahlak kanunu"nu nazarı itibara almadığı için ahlaki sayılmaz. Başka bir deyişle aklın özünde mevcut olan bu "ahlak kanunu"nu gözardı edip herhangi bir vesileyle bir ahlaksal eylemde bulunmuşsak bu eylemde özgür değil bağımlı davranmışızdır, dolayısıyla bu eylem ahlaksal vasfını yitirmiştir. Güzel ahlakı emreden dini emirler de bu dış kaynaklardan biridir. Bu ölçüte göre inanan bir insan, dinin emirlerini yerine getirmek adına ahlaklı davranırsa, aslında bu davranışında ahlakın şartını yerine getirmiş olmaz.

Ahlak teorilerinde ortaya çıkan en büyük zorluklardan biri "erdem" ile "mutluluk" arasındaki ilişkidir. Aristoteles'e göre insanoğlunun en nihai amacı mutluluktur. Tüm davranışlar ona ulaşmak içindir. Mutluluk amaçların amacıdır.  Bu sebeple ahlaksal eylemin de mutluluğa yol açması gerekir. Aristoteles, bu tezini ispatlamak için, etik üzerinde yazdığı üç eserinde eski Yunan kültüründe mevcut olan erdemlerin nasıl "başarılı ve mutlu" insanın vasıfları olduğunu anlatmaya çalışır.

Kant'a göre ise mutluluk adına icra edilen etik eylemler ta baştan sakattır. Çünkü pratik aklın temel 'ahlak kanunu' gözardı edilmiş, irade dışardan yönlendirilmiştir. Mutluluk, herhangi bir şekilde eylemi yönlendiren düşünceye (ilke) bulaşmışsa bu eylem patolojik bir durum arz eder ve saf ahlaksal olma şartını kaybeder. Sonuç olarak Kant'a göre ahlaklı insan erdemleri gereği mutlu olması gerekir denilemez. Hatta çoğu zaman mutsuzdur.

Ahlaksal eylemin iradeye hükmeden "ahlak kanunu"nun ötesinde bazı temel inançlarla ilgisi vardır. Kant'a göre ahlaksal eylemin insan yaşamında mükemmelliğe doğru bir dinamizm içerisinde olabilmesi için, üç temel olasılığı göz önünde bulundurmak gerekir. Bunlar "özgürlük", "ruhun ölümsüzlüğü" ve "Tanrının varlığı" kavramlarıdır. Kant bunlara "teorik aklın ideaları" der. Teorik aklın, bu üç şeyin ispatına gücü yetmez. Ancak yok olduklarını da ispatlayamaz. Bu "idea"ların yani akıl mahsulü bu düşüncelerin var olabilecekleri, pratik aklın alanı ile ilgilidir. Ahlaksal eylemimin tutarlı ve mükemmelliğe doğru seyredebilmesi için başta özgür olmam gerekir; sonra bu mevcut yaşamımda mükemmelliğe erişemeyeceğim için ruhumun ölümsüz olması gerekir. Daha sonra "bütünsel iyilik"e "hayr-ı mahz" kavuşmam için Tanrı'nın varolması gerekir. Çünkü "bütünsel iyilik"in iki temel unsuru vardır. Bunlar yüce ahlak ve mutluluktur. Yüce ahlak mutluluğun sebebidir. Yani insan ahlak ve ulaştığı erdemler mertebesinde mutluluğu hakeder. Bu mutluluğu ona verecek olan da Tanrı'dır. Çünkü dünya hayatında hakedilmiş mutluluklar çoğu zaman yaşanmadığı gibi bazen hakedilmemiş mutluluklar yaşanmaktadır. Bu nedenle Tanrı'nın varolması gerekir.

Kant, bilgimiz ile bir türlü kavrayamayacağımız bu üç kavramı pratik aklın postülatları olarak adlandırır. Yani teorik bilgimizle hiçbir zaman ispat edemeyeceğimiz ve özlerinin ne olduklarını bilemeyeceğimiz bu kavramları ancak postülat olarak kabullenebilir veya inanabiliriz. Çünkü ahlaksal eylemin tutarlılığı ve anlam kazanması için bu inançlar gereklidir.

Kant'ın ahlak felsefesinden çıkaracağımız sonuç şudur: İnsan etik bir misyonla yükümlüdür. İnsanın bu dünya yaşamındaki nihai amacı, mutlu olmaya çalışmak değil, ahlaki görevini yerine getirmektir. İnsan, sadece bu yönüyle doğadaki diğer tüm canlılardan ayrılır. Bu, akıl sahibi olmanın gerektirdiği bir yükümlülüktür.


Immanuel Kant, Critique of Practical Reason, tr. Lewis White Beck, MacMillian Publishing Company,  Third Edition, 1956, New York, s. 30.

Ag.y. s. 77.

Aristoteles, The Nicomachean Ethics, tr. Harris Rackham, Wordsworth Editions, 1996, Hertfordshire, 1097b8.

I. Kant, a.g.y., s. 25.

A.g.y., s.135.

A.g.y., s. 119.

A.g.y., s. 139.

 

© Prof. Dr. Yasin Ceylan, ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.