Yasin Ceylan

Din ve Laiklik

Laiklik ilkesi laik kültürün bir sonucudur. Laik kültür, Batı.da 15. yüzyılda kiliseden bağımsız ve ona karşı olarak başlayan bir aydınlanma hareketinin günümüze kadar zenginleşerek gelişen, yeni bir dünya görüşünün zeminidir. İnsanlık tarihinde kültür devrimleri, mevcut kültürün, değişen şartlara ayak uyduramaması sonucu yozlaşması ve temel yargılarının kitlelere benimsetilmesi yerine dayatılması nedeniyle ortaya çıkmıştır. 15-17. yüzyıllarda Avrupa.da, 4. yüzyıldan beri Roma İmparatoru Constantine.nin (MS. 312) Hz. İsa.nın misyonunu kabul ettikten sonra egemen olan ve kendine öz bir kültür yaratan Hıristiyan dünya görüşü artık yozlaşmış ve mutegallibenin elinde bir baskı unsuru haline gelmişti. Kilise şemsiyesi dışında filizlenen ve matbaanın keşfiyle halk kitlelerine yayılan yeni bir dünya görüşü ortaya çıkmıştı. Bu yeni dünya görüşünün temelinde, İspanya Müslüman kültürü aracılığıyla Batı.ya aktarılan Yunan felsefesi (başta Aristo olmak üzere) yatar. Tanrı yerine insanın kendisine dayanan Yunan düşüncesinin 15-16. yüzyıldaki temsilcileri Francis Bacon (1561-1626), Thomas Hobbes (1588-1679), Descartes (1596-1650), John Locke (1632-1704) gibi filozoflardı. Bu düşünürler Ortaçağ Hıristiyan dünya görüşünü sistematik bir biçimde eleştirmişler ve yalnız insan bilgisine dayanan ve sadece maddi dünyayı konu edinen bir bilgi teorisini geliştirmişlerdir. Eski dünya görüşünü temsil eden Kilise ile yeni felsefi görüş arasında büyük bir çekişme başlamış ve 13. yüzyıldan başlamak üzere bazı filozofların eserleri dine aykırı bulunmuş ve üniversitelerde okutulması resmen yasaklanmıştır.

Kilise dışında gelişen bu yeni aydınlanma hareketi bünyesinde felsefi düşünce yanında, metafizik önermelerden arınmış bir bilimsel metot da ortaya çıkmıştır. Copernicus, Galileo ve Kepler.in astronomi alanındaki yeni buluşları Kilise otoriteleri tarafından dine aykırı bulunmuştur. Halbuki yer merkezli astronomi görüşü Ptolemy.nin ortaya koyduğu bir teoriydi ve ne Ahd-i Atik.de ve ne de Ahd-i Cedid.te bu konuda herhangi bir nass yoktu.

Kilisenin savunduğu inanca dayalı bilgiler yerine insanın aklıyla kavrayıp anlayabildiği bilgiler ön plana çıkıyordu. On beş asrı bulan ortaçağ boyunca zihinler teolojik ve metafizik konuları tartışmışlar ve arpa boyu yol alamamışlardı. Şimdi zihin, maddenin kendisine dönmüş ve bu alanda şansını denemekteydi. Kılavuz olarak da herhangi bir otoriteye dayanmak yerine bizzat kendini seçmişti.

İnanç ağırlıklı ortaçağ dünya görüşüne karşı öyle bir mücadele başlamıştı ki, bilimin insanın her türlü sorununa çare bulacağı görüşü ağırlık kazanmış ve böylece insanoğlunun bir dine ihtiyacı olmadığı savı düşünürler arasında kabul görmüştü. Bunun da ötesinde Tanrı.nın varlığı bile sorgulanmış ve ateist bir literatür ortaya çıkmıştır. 1859 yılında Darwin.in .Türlerin Kökeni. adlı eseriyle yaratılış konusunda ortaya koyduğu bilimsel teori, Tevrat.taki yaratılış teorisi hakkında şüpheler uyandırmıştır. Bir çok düşünür artık kutsal kitapta anlatıldığı gibi Tanrı.nın insanı zihninde tasarladığı bir modele uygun olarak yarattığı savından vazgeçip, insanın, doğanın şansa dayanan şartları içerisinde belli evrelerden geçtikten sonra doğal ayıklanma kuralına uygun olarak bugünkü konumuna ulaştığı görüşüne kayıyordu. Artık Tanrının yerine .Tabiat Ana. ve kaderin yerine .en güçlü olan. kavramları geçiyordu.

Felsefe çevrelerinde din ve teoloji eski prestijlerini kaybetmişlerdi. Teoloji kitapları David Hume.un (1711-1776) deyişiyle gereksiz ve ateşe atılmaya müstahak kitaplardı.

Tanrı, ölümsüzlük, transcendental ahlak gibi kavramlara sahip çıkan Kant (1724-1804) bile skolastik felsefeyi reddediyor, bu kavramları vahiy bilgisine değil aklî esaslara dayandırıyordu.

Bilim, felsefe, sosyal disiplinler alanındaki tüm bu gelişmeler yeni oluşan bir dünya görüşünde dinin rolünü gittikçe kenara itmekte ve inançları kişisel fanteziler gibi ferdin sübjektif alanına sokuyordu. İşte .din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması veya din ve devlet işlerinin ayrımı. gibi basit görünen laiklik kavramının gerisinde böyle bir arka plan vardır.

İnsanlık kültürünü birikimci bir süreç olarak kabul eden görüşe göre kültürde son varılan aşamalar öncekilere nazaran daha mükemmeldir. Böylece laiklik sayesinde Ortaçağda gerek Hıristiyan dünyasında ve gerekse İslam dünyasında uygulanan dini yönetimlerin sebep olduğu sıkıntılar, zulümler ortadan kalkacaktı.

Dünya görüşlerini tarihsel sürece rağmen birbirini dışlayan paradigmalara dayandığını savunan görüşe göre, mevcut bir dünya görüşü, zorunlu olarak bir öncekinden üstün değildir. Daha donra oluşacak bir dünya görüşünden de yine zorunlu olarak eksik değildir. Dünya görüşlerinin kendilerine göre olumlu ve olumsuz yönleri vardır ve kendi dönemi ve şartları içinde geçerlidirler.

Din ağırlıklı Ortaçağ dünya görüşünün bir yönetim biçimine yansımasının örneklerini hem Hıristiyan, hem de İslam aleminde görebiliriz. Hıristiyan dünyasındaki din-dünya ilişkileri veya kilise-kral çekişmesinin kayıtları, Batılı tarihçiler tarafından, modern tarihçilik perspektifiyle farklı açılardan analiz edilmişken, İslam alemindeki aynı türdeki vakalar henüz modern tarihçilik açısından incelenmemiştir. Bu sebeple İslam dünyasında Emevilerden bu yana din-dünya çelişkisinin net kayıtları nelerdir? Dini ve devleti hangi kurumlar temsil ediyordu? Bunlar gerçekten birbirinden ayrı mıydılar? Cami bir kilise gibi miydi? Müslüman din adamı bir Hıristiyan din adamı gibi dini temsil edebiliyor muydu? İslam tarihindeki olayların oluş şekli incelenirse bu sorulara net cevap vermek mümkün değildir. Bazı İslam düşünürleri bu belirsizliği İslam için bir avantaj olarak düşünürler. İnananları temsil eden bir din adamı sınıfının olmayışını, devlete ve yönetime karşı dini görüşü savunan bir kurumun olmayışını, İslamı, Hıristiyanlıktan ayıran lehte bazı özellikler olarak tanımlarlar. Halbuki tarihteki güç mücadelesinde bu belirsizlik pek de dinin lehinde seyretmemiştir. Güç peşindeki her maceraperest sultan veya halife dini kendi yanında görmüş, dünyevi menfaatine göre yorumlamıştır. Kimseye de hesap vermemiştir. Çünkü böyle bir kurum yoktur. On dört asırlık İslam tarihinde, Batıda Endülüs.ten tutun Uzakdoğu.daki Malezya.ya kadar uzanan geniş coğrafyada denenmiş her türlü güç mücadelesinde en yüce dini idealler ile en sufli dünyevi emeller o kadar birbirine sarmaş dolaş vaziyettedir ki bunları unsurlarına ayırmak fevkalade zordur. Amacı sadece güç ve iktidar olan bir kimseye bir grup Müslüman Mehdi veya halaskar gözüyle bakarken, diğer bir grup aynı kimseye Şeytan veya Deccal gözüyle bakmıştır. Bu sebeple Doğu kültürlerinde din-dünya ilişkisi gerçekten farklıdır. Birbirine tamamen zıt kompozisyonlar kurmak mümkündür. Her tür devlet biçimi denendiği ve hepsi de İslama uygunluk iddiasında bulunduğu için hangisinin İslami olup hangisinin olmadığını tespit zordur. İslam Fakihlerinin bu konuda çok farklı görüşleri vardır. Yine bu yüzdendir ki İslamda devlet modeli nedir sorusuna net bir cevap yoktur.

Bu belirsizlik sebebiyle olmalıdır ki bugün bir çok İslam idealisti laiklik konusunda farklı görüşler ortaya koymaktadır. Kimisine göre tarih boyunca Müslüman devletler zaten hep laik yönetimler olarak ortaya çıkmışlardır. Kişilerin ve azınlıkların dini inançlarına dokunulmamış; sosyal yaşantıda ortaya çıkan bir çok müşkil akli istidlallerle çözülmüştür. Dolayısıyla İslamla laiklik arasında bir çelişki yoktur. Diğer bir gruba göre laiklik, dünyayı dinden ayıran bir ilke olarak İslama tamamen aykırıdır. Çünkü İslam dünyayı düzene sokmak için vahyedilmiştir. Ahireti değil .başka bir deyimle kişinin Ahiret hayatını elde edebilmesi için dünya yaşamının tüm aktivitelerini bir disiplin altına sokar. Bu disiplinin tüm kuralları vahiy ile tespit edilmiştir. Bu alanda akla bir görev verilmemiştir. Kişinin tüm davranışları dini bir amaca yönelik ise, bunları dini ve dünyevi diye ikiye ayırmak mümkün değildir. Bu sebeple İslam hiçbir zaman laikliği kabul etmez derler.

İslam dininin Hıristiyanlıktan önemli bir farkı, İslam peygamberinin hayattayken bir toplumun lideri olarak ve devlet başkanı mevkiinde dinin hükümlerini uygulamasıdır. Halbuki Hz. İsa böyle bir imkana sahip olamamıştır. Sadece küçük bir grubun tam desteğini kazanmış ve kısa hayatında bir yerden diğerine gidip vaaz ve nasihatlarda bulunmuştur. Kutsal kitabın (Ahd-i Atik) hukuk (muamelat) kısmıyla ilgilenmemiş, dogmaların batini anlamına dikkat çekmiştir. Kendisinden sonra Aziz John (ölüm MS 70) Tevrat.ın muamelat kısmının Hz. İsa.nın misyonuyla Hıristiyanlar için geçersiz (mansuh) olduğunu ilan etmiştir.

Diğer taraftan Hz. İsa yakalanıp, Roma İmparatorluğunu temsil eden Filistin valisinin huzuruna getirildiğinde, onu sevmeyen bazı Yahudi din adamları onu zor durumda bırakmak için bazı sorular sormuşlardır. Bu sorulardan biri .Yahudi kavmini esaretten kurtarmayı iddia ederken Roma İmparatoruna karşı tavrınız nedir?. sorusuydu. Hz. İsa buna diplomatik bir cevap vermiştir. .Sezar.ın hakkı Sezara, Tanrı.nın hakkı Tanrıya.. (Matta 22:21) Bunu bir takiyya olarak kabul eden otoriteler de olmuştur. Ancak tüm bu hadiseler, bir hıristiyanın din işini devlet işinden ayırmasında kolaylıklar sağlamaktadır. Halbuki müslümanın durumu farklıdır. Bir müminin iman edip, İslamın şartı olan ibadetleri yerine getirmesiyle medeni hukuk veya ceza hukuku ile ilgili şeriat hükümlerini yerine getirmesi arasında pek fark gösterilmemekte, iki ayrı kategorideki vazifeler İslamın icrası açısından aynı önemde düşünülmektedir. Bu sebeple .şeriata karşı gelmek İslama karşı gelmek demektir. şeklinde güçlü tezler ortaya konmuştur. Bu tezi savunanların bir kısmı şeriatı İslamın iman ve ibadetlerini de kapsayan bir kavram olarak kabul edilmektedir. Kur.anı Kerim.in metnine baktığımızda böyle bir görüşü destekleyen ayetler vardır. Sosyal ilişkileri tanzim eden bazı hükümler ortaya koyduktan sonra (5:44, 45, 47, 50), (10:60), (39:3) gibi âyetler özet olarak Tanrı.nın buyruklarının yerine getirilmesinin zorunlu olduğunu ifade eder.

Ancak şu da bir gerçektir ki peygamberin ölümünden sonra gerçek İslami devlet modeli hep bir ideal olarak kalmıştır. Tarih boyunca İslam devletlerinin uyguladığı İslam ile bundan memnun olmayan idealist dindar kesim arasında devamlı bir çekişme olmuştur. Çoğu zaman bu çekişme, Batı dünyasındaki gibi iki meşru kurum (kilise-kral) arasındaki sürtüşmeden farklı olarak, meşru olan sultan veya halife ile kanun dışı sayılan aşırı dinci kesim arasında geçen bir çekişmeydi. Farklı ırklardan gelen Müslüman milletlerin hiç biri ideal İslam devlet modelini uygulayamamıştır. İslami devlet, Platon.un kral-filozof.unun yönettiği devlet gibi gerçekleşmesi zor bir ütopya halini almıştır.

Düşüncedeki plan ile pratik arasında geniş bir boşluğun oluşmasına sebep olan faktörlerden biri, ideal modeller ile pratik alanın şartlarının çok farklı olmasıdır. Teorik olarak mükemmel görünen bir yönetim biçimi uygulamada iyi sonuç almayabilir. Yalnız dinler değil, bazı ideolojiler de soyut halleriyle fevkalade görünmekle birlikte toplumlara uygulandığında umulan neticeleri verememiştir. Burada bariz olan neden, ideolojinin mükemmelliğe erişmesine engel olan insan doğasıdır. Bu vahşi doğayı tımar etmedeki güçlüklerdir. Bunun en çarpıcı örneğini Hz. Muhammed.in ölümünden sonra, onun en yakın arkadaşlarının, yıllarca ilahi terbiyeye maruz kalmalarına rağmen gücü ele geçirmek için içine düştükleri çok acı ihtilaflardır. O anlaşmazlıklar ki nesiller boyu Müslüman toplumu kasıp kavurmuştur. Hz. Muhammed.in birinci derecede yakın arkadaşları olmalarına rağmen Ali ile Muaviye düştükleri anlaşmazlığı daha makul biçimde sonuçlandırmamışlardır. Engin imanları, Kur.anın manasını ilk elden bilmiş olmaları, onları bu konuda pagan insanların yaptıkları hataların ötesinde bir konuma getirememiştir. Aynı dönemde vuku bulan Cemel ve Siffin olayları kuvvet ve makam hırsının transendental değerlere inanan insanları bile nasıl birbirine düşman ettiğinin bir kanıtıdır. Emevi saltanatı döneminde Arap kavmiyet geleneği tekrar hortlamış, İslamiyetin en başta yıkmak istediği ırkçılık, İslamın birinci asrında İslam devletinin şiarı haline gelmiştir. Nitekim Emevi saltanatı, Arap olmayan Müslümanların bu ırkçılığa karşı çıkmasıyla son bulmuştur. Abbasi döneminde ideal modelden daha da uzaklaşılmış, İslamın haram ettiği, aşırı dünyevilik (lüks, içki ve her türlü bedensel hazlar) doruk noktaya ulaşmıştır. Daha sonra gelen Müslüman devletler İslami ideallerden daha da uzaklaşmıştır.

Tüm bu örneklerden bir sonuç çıkarılabilir. Devletin adının İslam olması, yöneticinin halife (Emir al-Muminin) olması, temel hukuk metninin şeriat olmasıyla, övgüye layık bir İslam devleti ortaya çıkmıyor. Böyle bir devlette temel insan hakları mevcut olmayabiliyor. İnsanlara zulüm edilebiliyor. İlmi eğitime saygı olmayabiliyor. İnsanlar arasında sevgi ve anlayış olmayabiliyor. Diğer taraftan adı müslüman olmayan, başkanı halife olmayan, anayasası şeriat olmayan bir devlette, hak hukukun daha fazla saygı gördüğü, adaletin epeyce uygulandığı, insana değer verildiği ve az çok sevgi ve saygının mevcut olduğu bir toplumu görmek mümkün oluyor. Hiç bir şeyi İslam adını taşımamakla birlikte İslama daha yakın bir devlet-toplum modeli.

Bunun nedenlerini araştırdığımızda iki önemli husus ortaya çıkmaktadır. Birincisi, bir dinin veya bir rejimin toplumsal bir karakter alması için bu din ve rejimin fertlerin şuurunda benimsenmesi ve davranışlarını şekillendirmesi gereğidir. Bu evreyi geçirmeyen dünya görüşleri veya sosyal teoriler umulan neticeyi vermezler. Hele bu bir din ise bunun mutlaka fertten başlaması gerekir. İslam ideali, müslüman ferdin müslüman olmasıyla elde edilir, devlet kurumlarını ele geçirmekle değil. Nitekim bir asra yakın bir süredir tüm devlet kurumlarını ve gücünü elinde bulunduran bazı rejimler, hala temel dogmalarını kabul ettirememişlerdir ve her an yıkılabilir korkusu içerisindedirler. Çünkü onlar da fertten başlamamışlardır. Güç ve kurumlarla fertlerin şuuruna yüklenerek onları kazanmaya çalışmışlar, ancak başarılı olamamışlardır. Bu sebeple din tamamen ferdi bir işlevdir. Kişinin karakter kazanmasıdır. Kişinin nefsiyle mücadelesidir ve uzun engelli bir yoldur. Bu yolu yürüyenler birbirlerini iyi anlarlar, kuracakları kurumlar zaten inanç ve pratiklerine uygundur. Ancak bu meşakkatli yolu seçmeyip kısa yoldan kolaylıkla birşeylere ulaşmak isteyenler, hem kendilerine hem de başka insanlara zarar verirler.

İkinci husus iktidar mücadelesinin tamamen dünyevi bir meşgale ve ihtiras olduğu gerçeğidir.

Dinler, din düşmanı ceberrut hükümdarlar idaresinde daha fazla yayılmışlardır. Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu döneminde tüm engellemelere rağmen hızla yayılması ve imparatoru dize getirmesi, İslamiyetin Afrika yerlileri arasında ve Uzak Doğu.da Malezya ve Endonezya.da yayılması bunun güzel örnekleridir. Bu kazanımlar hiç bir devlet gücüne sahip olmaksızın ve hatta devletin yasaklayıcı erkine karşı elde edilen sonuçlardır. Bu sebeple, dindar olmak ve dini yaymakla iktidara geçmek arasında bir paralellik yoktur. İnanan kişi iktidardayken hem kendi inancına, hem de diğer insanların şuuruna daha fazla zarar verebilir. Çünkü en büyük hata, dindarlığının gereği iktidarı seçme iddiasıdır. Dindarlığın böyle bir gereği yoktur. Dindarlığın yegane gereği, inançlarıyla erdemleri yakalaması ve ortaya koyduğu kişilik ve ahlakla insanları etkilemesidir. Nitekim doğası bozulmamış bir insan, böyle mütevazı, ama erdem sahibi bir insana saygı duyuyor. Bu insan hiçbir makam sahibi olmayabilir. Diğer taraftan erdemden yoksun olduğu için devlet başkanı mertebesine gelmiş bir kimseye de içinden saygı duymaz.

Mütedeyyin kişi elbette iktidar mücadelesine girebilir, ama bunu dini inançlarının gereği gibi gösteremez. Bunda ısrar ederse, iktidar olma fırsatı kendisine verilirse ve bu durumu akıllıca kullanamazsa bu onun inançlarının da iflası demektir. Çünkü daha önce verdiğim örneklerde de belirttiğim gibi inançlı insanlar, peygamberlerin en yakın arkadaşları da olsalar iktidar mücadelesinde insandan başka bir şey değiller ve ilahi yönleri onlara bir fayda sağlamaz. Sonuç olarak, güç ve iktidar mücadelesi tamamen dünyevi bir hadisedir ve kendisine has dünyevi kuralları vardır. Bu alana metafizik inançların eklenmesi veya karıştırılması bir prensip hatasıdır.

Başka bir deyişle dindarlığın temelinde iktidar mücadeleri yoktur. Bunu seçenlerin dindarlıkları hep şüphe götürmüştür. Hıristiyan aleminde Ortaçağ papalarının ve İslam alemindeki bazı şeyhülislamların durumları bu konuda bizi aydınlatabilir. Ayrıca iktidar mücadelesi de dini bir mesele değildir, tamamen dünyevidir. Bu dünyevi amacı dini bir amaçmış gibi gösterenler ya riyakardırlar veya çok saf, gerçekleri kavramaya havsalası yetmeyen kimselerdir. Her iki tip de tarih boyunca inançlara zarar vermişlerdir. En iyi Müslüman şu veya bu makamda olan Müslüman değil, en içten, erdemleri karakter haline getirmiş Müslümandır. Böyle bir Müslüman, toplumun her kademesinde örnek bir insandır ve İslamiyetin propagandası için en güçlü kaynaktır. Böyle bir kimse iktidar mücadelesine girip, bu mücadelenin dünyevi kurallarını becerikli bir şekilde kavrayıp başarılı olursa, bu, toplumlara nadiren kısmet olan bir durumdur.

Şeriatın hukukla ilgili hükümlerinin uygulanmasını Müslüman olmanın şartı sayan kimseler bu iddianın kritiğini yapsalar bu hususta bu kadar inatçı olmazlar. İslam hukukunun temel kaynağı Kur.andır. İkinci kaynak Hadislerdir. Ancak Hadislerin sıhhati ile ilgili son zamanlarda kanıtlara dayalı bir çok şüphe ortaya konmuştur. Mezhep imamlarının mesnet olarak kullandığı Hadislerin bir çoğunun zayıf olduğu iddia edilmiştir. Bazı Hadis otoriteleri sahih hadis sayısının parmakla sayılacak kadar az olduğunu ileri sürmüşlerdir. İslam hukukunun diğer kaynakları örf ve içtihadlar, dünyevi hukuk sistemlerinde de zaten vardır. Demek istediğimiz Ehl-i Sünnet mezhepleri olsun Şia olsun bu ekollerin herhangi birine dayanan muamelatla ilgili hükümlerin büyük bir kısmı mezhep kurucusunun veya önde gelen otoritelerin görüşlerinden ibarettir. Bu görüşlerin Tanrının bizzat iradesi olduğunu onlar bile iddia etmemişlerdir. Kur.an-ı Kerim.in metninde medeni hukuk, ceza hukuku, ticaret hukuku ile ilgili hükümler ise pek azdır ve bu alanlarda oluşacak hukuka temel teşkil edecek prensiplerdir.

Diğer taraftan şeriatın kaynağını tamamen ilahi farz etsek bile bunun uygulanışı yine insanlar tarafından yapılacaktır. En yüce hukuk ilkelerinin erdemsiz insanlar elinde zulüm esasları haline nasıl dönüştüğünü günümüzde görmekteyiz. Şeriatın hırsızlıktan dolayı el kesme veya muhsan kişinin zinadan dolayı recim edilmesi hükümlerinin uygulanmasını tamamen ilahi bir tasarruf sayarsak bile bu suçların tespiti yine insanlar tarafından yapılacaktır. Hükümler statik iken suçlar farklı şartlarda farklı sebeplerle ortaya çıkmak suretiyle dinamiktirler. Bu iki alan arasındaki uyarlamayı yapan insani yorumdur. Halbuki asıl bu uyarlama işinde ilahi müdahale gerekir. Yani hukukta asıl önemli olan cürümün tespiti ve bu alandaki mevcut cezaya ne kadar tekabül ettiği konusudur. İlahi bilgiye işte bu hususta ihtiyaç vardır. Ancak bu alanda şeriat ile diğer hukuk sistemleri arasında bir fark yoktur. Bu nedenle her hukuk sisteminde olduğu gibi İslam hukukunun uygulamasında da haksızlık ve zulümler olmuştur ve bundan tamamen kaçınmak mümkün değildir. Nitekim peygamberin kendisi .bana getirdiğiniz davalarda ben ancak görünür kanıtlara (zevahir) göre hüküm veririm. yani bunun anlamı haksız kişi tezini destekleyen kanıtlar getirmek suretiyle haklı gibi görünebilir ve ben de bu yönde hüküm vererek haklının mağduriyetine sebep olabilirim demek istemiştir. Halbuki Tanrının iradesi haklıdan yanadır. Ancak kimin haklı olduğunu Tanrı bize söylemiyorsa ve peygamberin kendisi bunu tespitten aciz ise mezhep imamlarının veya diğer iyi niyetli salih müminlerin bu konuda imtiyaz sahibi olmaları kabul edilemez.

Tarih boyunca, hatta günümüzde ilahi hukuk veya şeriat adına bir çok haksızlıklar ve zulüm yapılmıştır ve yapılmaktadır. Bunun sebebi bazılarının iddia ettiği gibi şeriatın modası geçmiş bir hukuk sistemi olması değil, şeriatı uygulayanların iyi Müslüman olmamaları, erdemli şahsiyetler olmamalarıdır. Diğer taraftan ilahi bilgiden yoksun hatta pagan bir kültürde bazı adil uygulamalar olmuştur. Bir karşılaştırma için İslam öncesi İran şahlarından Enuşirvan.ın (M.S. 531-78) tasarrufları ile Haccac (ölüm: 714) (zalim) in icraatını örnek verebiliriz. Bundan da anlaşılıyor ki insan, Tanrının en büyük nimeti olan akıl ile doğal biçimde bazı erdemlere ulaşabiliyor. Diğer taraftan ilahi mesaja mazhar olmasına rağmen doğal erdemleri yakalayamayan dindarlar vardır. Halbuki dinin amacı bu doğal erdemleri de aşıp transendental aleme uzanmaktır.

Bu uygulamalardan varmak istediğim sonuç şudur. Asıl olan insanın kendisini terbiye etmesidir. Yani İslami terminoloji ile nefsini tezkiye etmesidir. İnsanın içindeki iyilik prensibinin kötülük dürtülerine galip gelmesidir. Bu, sürekli bir karakter oluşturma sürecidir. İslam dini, Tanrı inancı, ölümsüzlük ve kişinin yaptıklarından dolayı hesap vereceği temel dogmalarıyla bu süreci sonsuza doğru ilahi bir mecraya sokar. Kur.anın temel tezleri bunlardır. Bunun farkında olan Müslüman tüm davranışlarında ölçülüdür, sorumluluk içerisindedir. Hangi meslekte ve makamda olursa olsun dürüsttür, adildir, hak taraftarıdır ve samimidir. Bu özü kaçıran Müslüman da görünür dini vecibeleri (ibadetler, İslami devlet ve şeriat arzusu) en üst seviyede yapsa da gerçek bir inanmış kimse değildir. Hz. İsa.nın Yahudi kardeşlerine karşı temel davası buydu. Onun görevi, dinin kalıp kısmını yerine getirip ruhunu elden kaçıran Yahudilere ve hahamlara dininin temelini öğretmekti. Hz. İsa.nın bu ilahi misyonunda Müslümanlar için alınacak dersler var.

Yukarıda laiklikle ilgili çizdiğimiz tarihi arkaplan, laikliği dünya görüşü olarak kabul eden bir kimsenin laiklik adına değişik pozisyonlar içerisine girmesini mümkün kılar. Bu, fonksiyoner ateizmden din-devlet işleri ayrılığı ilkesine kadar farklılık gösterebilir. Yani .dine düşman ol., .Tanrı yoktur., .dine yardımcı olma., .dini kendi haline bırak., .herkes dini seçmede ve yaşamada serbesttir. gibi farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. İnsanlar için en tehlikeli olan laiklik türü böyle bir dünya görüşünün, Ortaçağ insanının şuuruna .kabul edilecek yegane model. olarak dayatılan teolojik dünya görüşünün yerini alıp, yirminci asırda insanı küçülten bir sulta haline gelmesidir.

© Prof. Dr. Yasin Ceylan, ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.