Odtü-Felsefe Bölümü sayfasý

 

 

 

 

 

 

 

Prof. Dr. Ahmet İNAM

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ana Sayfa

 

 

 

Online Yayınlar

 

 

 

 



BİR IZDIRABIN ANOTOMİSİNDE YÜCEL KAYIRAN ŞİİRİ



Yücel Kayıran kendini kayırmayan bir şâir. Dürüstlüğünden. Şiir dürüstlüğü, nicedir şiir üzerine yazdıklarımda bıkıp usanmadan yineleyip durduğum bir erdem. Yücel'de ne var? Kendine, yaşadıklarına, diline karşı dürüstlük. Geç tanıştım onun şiirleriyle. "Kim bu Yücel?" diye sorduğum şâir arkadaşlarım, "felsefî şiir yazan biri" dediler. Bendeki ön yargıyla, "eyvah", dedim, içimden, "felsefe okumuş bir ukalâ galiba, şiirini terminolojiye boğan, aklıyla baktığı dünyayı kurutan biri olabilir". İlk şiirlerinde, arada bir görmedim değil, beklediklerimi; belki de, ön yargılarım göstermiştir, gördüğümü sandıklarımı da. Okudukça, okudukça anladım ki, "bir âlem" Yücel, çok anlamlı, derinliği olan bir mikrokozmos. Kendi şiirine "felsefî" diyor. Kaygılarını anlamaya çalışıyorum. Poetikasını gönlünce adlandırabilir elbette, şiir onundur. Ben olsam felsefeyi gücendirme tedirginliğimden dolayı, şiirime "felsefî" demezdim. Su, sudur. Bırakın, içenler adlandırsın suyu (Elbette Yücel de içiyor!).

Yücel yerellliğinin ayırdında. Tasavvuf, divân şiiri, Anadolu; Orta Doğu yankılanıyor şiirinde. Toprağını kendine yakıştırıyor, Yücel. Evrenselliğe giden yolda, bu çok önemli.

Muzdarip bir garip o. İçten, yapmacıksız ("Bu civayı kim koydu kalbimize" Kayıran? Cıvanın ağırlığıyla, ızdırabın Hacıyatmazı olmaya kim tutsak etti bizi? Benine tıkılmış bir "ben çabalayıcısı" olarak, bu çağın acımasız silindirinde, kültürümüzün pınarlarına inen yoksulluğundaki zenginliği görebilir mi okur, seni okurken? Sen nasıl okunmalısın Yücel?).
Kurumuş içim, öyle diyorlar

Suretim esrarıma ait değilmiş!
(Çalgın, Kalem)

Kendinle giriştiğin savaşta, suretin elbette esrârına dâhildir. Derinliğinde oradan geliyor. İçtenliğin, dürüstlüğün, umutsuz umudun, umutlu umutsuzuluğun. Lâtince yazsaydın belki de şöyle diyecektin: "Difficile est poema non scribere" (Şiir yazmamak zor iş!). Şiirle oldun, şiirle olmaktasın. Bu öyle bir "kevn", öyle bir oluştur ki, içindeki çoğul benler, çocukluğunu, sana belâ olan hafızanı yiyip bitirirken, beslemektedir. Kendine, kendilerinin çoğulluğuyla (ta polla derdi, Eski Yunanlılar!) bakarken, kuramın, önceden konan basmakalıp, yaşanmamış "teori"nin sana ayak bağı olmasını önleyebiliyorsun. Sende öyle bir epokhê gücü, paranteze alma, askıya alma başarısı var ki, kendinle, kendilerinle karşılaşmaktan korkmuyorsun. Teninin içindeki benler uyutmuyor seni, uyusan da, uyanıyorsan yeniden, bu repetition, bu yineleme, şiiirinin sisimolojisinde "sondaj" olanağı veriyor sana. Mağmana indikçe, sözcükler soğuyor, kara kış oluyor sende, belki de bir kargış!

Sözcükler neden bende karakış
(Çalgın, Nemli Yer)

Yücel'in ızdırabını deşmenin farklı biçimler olabilir. Ben, onun Beni Hiç Göremezsin kitabındaki "Vedâ" şiirinde yoğunlaşarak, bu şiiri yirminci yüzyılın önemli şâirlerinden Salvetore Quasimodo'nun Oğuz Demiralp Türkçesiyle "Batan Işığında" şiiriyle karşılaştırmayı düşünüyorum. Şiirleri okumaya geçmeden bir sezgimi belirteyim.

Yücel şimdiye dek yayımladıklarıyla, iç derinliklerin bir şâiri. Derinliklerin, şâirâneliğe kaçmadan, acımasız betimleyicisi. Çağımızda içi ağrıyanların dürüst bir tanığı. Acaba nereye kadar sürdürebilir şiiriyle bu tanıklığı? Herakleitos'dan bu yana Batı düşüncesinde ruhun uçsuz bucaksızlığı keşfedilmiş elbette, yine de bu uçsuz bucaksızlığı, uçsuz bucaksız şiire dönüştürmenin zorluğu kaygılandırıyor beni: Tıkanma tehlikesi kapıda bekliyor bizi! En azından bu nedenle, Yücel'in şiiri ürpertici bir heyecan yaratıyor: İçindeki benler, şiirin devingenliğini ne zamana dek olanaklı kılacaktır? Ölümle dirim arasındaki bıçak sırtı sınırda Yücel'in garipliği, bizi daha hangi kuytularına götürecek içinin?

BATAN IŞIĞINDA

Batan ışığında doğuyorum
saydam suların akşamı.

Tutuşuyor
ferah yapraklarla
avunan hava.

Yaşayanlardan kopmuş
eğreti yüreğimle
anlamsız bir sınırım ben.

Yazabilmek korkunç
armağanın Tanrım,
canla başla kefaretini ödüyorum.

Uyandır beni ölülerin arasından:
herkes aldı toprağını
ve karısını.

İçimde gördün beni
derinliklerimin gecesinde.


Benimkine benzer
umutsuzluk yaşamıyor
kimsenin yüreğinde.

Tek başına bir adamım
Tek başına bir cehennem.

VEDA

Yetmiyor artık kimyasal büyü içimdeki buzula
yapışıp kalmış ruhumu yeniden uçurmaya
sokaklara çıkınca kalbimin titreyişine
bir kılıf gibi geçirdiğim yüzümün cesaretine

aldanmıyor artık ilkel ruhlar yabani rüzgar
bırakmıyor peşimi hangi sokağa çıksam
kırılıyor yüzümdeki buzlu cam
kurtaramıyorum kendimi içimdeki oyuktan

düşerken bulaşıyor dudağıma, ürküyorum
cisimleşememiş her ben bir muamma
şarkısız ruh annesiz kalmış çocuk
dayanamıyor artık aklımın varlığına

çarpınca dağılıyor bütün duygular
çocukluğun yurtsuz rüyalarına
dokununca, içimdeki uysal nehir
buluyor giden yolu gözlerimin kıyısına

Hangimiz hangimize huzursuz bir veda
gibi duruyoruz şimdi bu gövdenin içinde
"İşte çıkış! İşte vaha!" diye koşarak
her yırtılan yerimize

Quasimodo, Nobel Edebiyat ödülü aldığında, 11 Aralık 1959'da iktidar ve şiir ilişkisini vurgulayan düşündürücü bir konuşma yapar. Konuşması İtalyancadır, şöyle başlar:

"Lunga é la notte che non trova mai giorna" Shakespeare'in Macbeth'inden bir alıntıdır bu söz: The night is long that never finds the day" (Günü asla bulamayacak uzunlukta, gece) Şâirin durumu, sabahı asla olmayacak gecedir. Şâir ezeli, ebedî bir geceyi,"bengi gece"yi yaşar. Yaşadığı düzene isyandır şâir, i letterati, "kalem erbâbı", entelektüeller, eleştirmenler, edebiyât öğretmenleri, akademisyenler, politikacılar, kültüre egemen olmak isteyen iktidar şâiri bir tehdit olarak algılarlar, ona kendi "gündüzlerini" dayatmaya çalışırlar. Gecesi hiç elinden alınabilir mi şâirin? Yine o konuşmasında şöyle der Quasisimodo:"… La nascita di un poeta che della corda del cerchio della casta letteraria tenta di raggiungere il centra, é sempre un pericolo per il costituito ordine culturale." (kabaca çevirisiyle: "Merkeze ulaşmak için kalem erbâbı kastının çemberini yarmaya çabalayan şâirin doğuşu, her zaman var olan sıradan kültür için bir tehdittir").

Yücel'in ve Quasimodo'nun gecelerinde ortaklık vardır, birçok ayırımlarla birlikte. Yücel'in tenindeki "ben"ler, acı pınarları, belâlar, vedâlarıyla doğarlar yeniden. Ölerek doğarlar. Quasimodo dikkatli bir şiir çevirmenidir, Eski Yunanca'dan İtalyancaya. Aeskhulos'un "Söylerim, ölüler öldürüyor yaşayanı" sözünü anar, geçmişin etkisini vurgulamak için şimdiye (İtalyancasıyla: "Dico che i morto uccidono i vivi"). Yücel'in ölü "ben"leri, yaşayanları öldürür, sonsuz bir yaşam çırpınması ile yüklüdür Yücel'in içi. Ölen "ben"ler, yeni "ben"ler doğurur. Bu ölüm kalım savaşı, bu içsel mahşer, ters mahşer, Quasimodo'nun deyimiyle bir cehennem oluşturur, Yücel'de.

Quasimodo'nun şiiri, birbirinden ayrılmış sekiz "alan" dan oluşuyor. Bu ayırım, dize topluluklarının birbirinden ayrı yazılmasıyla belirgin kılınıyor. İlk alan iki, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci alanlar üçer, altıncı alan yine iki, yedinci alan üç, son olarak sekizinci alan iki dizeden oluşuyor. Benzer biçimde "Vedâ" şiirini de sekiz alana ayırıyorum. Bu alanların sınırlarını, şiir yorumlarken belirteceğim.

Bu iki şiir de yoğun yaşanan acıları anlatıyor: Bitimsiz bir gecede yaşayan şâirlerin acılarını.

Batan Işığında şiiri, batan ışığında doğan bir acının şiiri. Bu acı şâirdir. Şâir ve acının özdeşliğiyle yaşanana ızdırap diyorum. Doğuşun ışığı, batan ışıktır; doğuş bir anlamda batıştır, ışıksa karanlık olmakta olan ışık. Böyle bir ışıkla doğulursa "akşam" sürer gider, gece değildir vakit, henüz ışık gücünü yitirmemiştir daha. Akşam, saydam suların akşamıdır, ışığın yaşamın, akışın olduğu bir akşam. "Sabah" yoktur; ışığın görünür kıldığı alaca karanlık vardır yalnızca, saydam suların akşamı. Bu yarı karanlık sulardadır, doğuş. Işık doğan ışık değil, batan ışıktır. Batan ışıkta doğma, bir trajik yazgı, acılı bir bilinç durumudur.

"Vedâ" şiirinin ilk alanı, ilk iki dizeden oluşuyor, tıpkı "Batan Işığında" şiirinde olduğu gibi.

Yücel'de doğuş, "ruhun yeniden uçurulması"dır. Buzulun hareketidir. Bunun için gerekli "kimyasal büyü" yetmiyor (Ruhumun ağrısını dindirip "ben"i dönüştürecek farmakolojik çârelerin tükenmişliği, yetersizliği vurgulanıyor, belki düz anlamıyla!). Neden yetmiyor büyü? Neden yetersizlikle başlıyor doğum? Neden batan ışıkta doğulur? Acıya yazgılı iki şâirin doğuşu, iki ızdırabın var oluşu! "Yapışıp kalmış" ruhun devinimi! Doğdum: İçimdeki buzul devindi! Eksik bir devinimle, yetersiz devinimle. Dikkat edilirse iki şâirde de ölüm olan doğum yok! Ölü doğuş değil, doğuşları. Çâresiz doğuş, yetersiz doğuş, karanlıkta doğuş, ışığı batan ışık olan doğuş! Altında "sağlam desteği" olan bir doğuş değil, boşlukta bırakan, kolu kanadı kırık bir doğuş.

İkinci alan açılma alanıdır; birinci alandaki doğuş'un ardından gelen bu alanda Yücel'in dört dizesi bulunuyor: üçüncü ve altıncı dizeler belirliyor bu alanın sınırını. Quasimodo'da açılma, "ferah yapraklarla avunan hava"nın "tutuşma"sıyla gerçekleşiyor. Akşamın saydam sularından taşan ızdırabın doğuşu, doğayı, doğada ferah yapraklarla avunan dinginliği, sessizliği, dengeyi, sükûneti bozuyor. Işık, batan ışık, batıp gitmiyor: Tutuşturuyor. Etkisini gösteriyor. Doğuş bir ızdırabın doğuşudur, şâirin ve acının. Şâir acısıdır, acısı şâirdir; buna eski dilden çıkarak tensiye (ikili) diyebiliriz. Şâir hem şâirdir hem de acısı. Bir darbe ile başlamıyor doğuş ("ızdırap" sözcüğünün "darb" ya da okunuşa göre "zarb" ile ilişkisini düşündüğümüzde!). Doğuş, olandan, olanın olağanlığı içinden çıkıp gelir. Açılma bu olağanlığın devamıdır: Işıktır, tutuşturur. Yücel'de ruh kımıldar, sokağa çıkar. Quasimodo doğaya açılır önce; Yücel teninde zor kımıldar, bir buzul olan ruhunu topluma çıkarır, toplumdan geçerek duyar doğayı (yabânî rüzgar). Quasimodo'nun dingin, âşina dünyası, Yücel'de yabânî rüzgarların esip peşini bırakmayan ilkel ruhların dünyasına dönüşür. Şâir, ızdırabıyla açılmış, havayı tutuşturmuştur; kalbi titreyerek dolanmıştır sokaklarını dünyanın; yüzüne bir kılıf gibi geçirdiği cesaretiyle, kendini içinde bulduğu toplumun insanlarıyla karşı karşıya gelmiştir. Izdırap tek kişilik değildir, şâirle doğar, şâirden doğaya, topluma taşar. Durmaz yerinde ızdırap devinir: Sokağa çıkar, selâm da verir insanlara, ödün vermeyerek. Açıldığı yaşama alanında gidebileceği en uç noktalara, sınırlara doğru ilerler.

İki şiirin de üçüncü alanlarında ızdırabın sınırları duyulur. Sokaklarda kalbi titreyen, içindeki çocukluğu yaşamış "ben"lerine dış dünyada bir yer bulmaya çabalarken, "ötekinin bakışıyla/nazarıyla, ruhundan bir parça alınan/çalınan, böylece eksilen ruhuyla çalınan parçanın peşinde dolaşıp duran, o eksik parçayı arayan" Yücel'in ızdırabı zâten bir "sınır" ızdırabıdır; yüzünün dünyaya değmesiyle, yüzündeki buzlu cam kırılır, durur! Yedinci ve sekizinci dizelerin oluşturduğu üçüncü alan, sınırın vurgulandığı, yüzündeki buzlu cam kırılışıyla, içindeki oyukta kalakaldığı alandır. Yüzünden dünyaya çıkıştadır sınırı: çıkamayıp kendine çakılışındadır. Sokaklardan kendine düşüp düştüğü "ben"lerle yüklü oyukta çırpınışındadır.

Quasimodo'nun sınırı "dışsal", dıştan gelen bir sınırdır; Yücel'in içten kaynayan sınırıyla karşılaştırıldığında. O, sınırını yaşayanlara bakarak görür: Yücel nasıl içine düşen, içinde çakılıp kalan ızdırabı yazıyorsa, Quasimodo tam tersine dışına yönelik yaşayışıyla yaşar acısını! Yaşayanlardan koptuğunu anlar, döner sonra yüreğine, yüreği eğreti bir yürektir, fark eder. Yüreğini dıştan fark eder. Görür ki, sınırda değildir o; bir sınırdır! Nereye giderse, oraya sınır olarak gider. Kendisi ile dışındaki insanlar arasında bir sınır olarak kendisi vardır! Sınırın hep öte yanında, kendisinin öte yanında duruşuyla anlamsız, tuhaf, görülmedik bir sınırdır. Kendisi sınır olduğu için, sınırın iç tarafında bir şey yoktur! Sınırın dışında, dış dünya, bu dünyada yaşayan insanlar, sınırın içinde ise boşluk, hiçlik durur. Dünya ile hiçlik arasında durur, bu ikisi arasında sınırı oluşturur.

Sınırda duran, sınır olan, yazarak sağlar varlığını. Yazmak ona Tanrının bir armağanıdır, dördüncü alanda! Bu armağanın bedeli ızdıraptır; şâir olmak ve acı çekmektir. Şâir, ızdırabının bedeli canla başla ödemeye çalışır. Şâir olmak, acı çekmek bir ilâhî armağandır. Quasimodo bu armağanı karşılıksız almaz, bedelini bütün ağırlığı ile ödemeye çabalar.

Yücel'in dördüncü alanı ise bir dizelik alandır, dokuzuncu dizeyle dile getirilen. Dünyaya kendi kovuğundan çıkarak düşerken, dudağına bulaşan sözlerle anlatır kendini. Bu dördüncü alan anlatma alanıdır, iki şâirde de. Peki, Yücel'de anlatma nedir? Quasimodo Tanrı armağanı olarak gördüğü yazabilmenin gücünü har vurup harman savurmaz: Tanrıya kefâret ödemedir, onda yazabilmek. Yücel, içine, içinin boşluğuna düşerken, dudağının önünden geçişinde çığlığını yükseltir:

nefesin gizlenmiş kelimelerin içine
öyle bakarken ter içinde titreyen gövdeme
gördüğüm hava deliği beyaz değildi kara
karanlık dışardan gelmiyordu bana
meğer seher vaktiymiş sokağa düştüğüm
inerken kendimi çize çize içimdeki dizeye

herkesin bir yere yetişmek gibi bir hali var
olmak ister gibi damlasından bir yağmur
değil şiir şairdi ötekinin kurdu
meğer ki harf kelimede, kelime dizede soğur
ama…

kapalı tabuttu dünyanın içi
neydi toparlanan göğsüme
benzerini arardı oysa her edim
cümlesini yitiren kelime
harf harf sökerken içimdekini
dibe vurulan sondaj.
(Çalgın, fuka)

Yücel'de yazmak nefesinde gizlenmiş kelimelerle başlar, kelimelerde gizlenmiş nefesinin ağrıyan ateşiyle. Yazı, Quasimodo'da olduğu gibi dışta duran, bedenin ötesinde, toplumdaki bir olanak değildir. Dizeler dışına, kağıda geçmeden önce içinde, içindeki düşüşte oluşur:"Kendini çize çize içindeki dizeye" ulaşır. Yazı, içine yazılır, içinde yazılır Yücel'in. İçindeki yangın harfe, harf sözcüğe, sözcük dizeye ulaşır ve soğur. İçinde darmadğın olan "ben" ler, darmadağın olmuş sözcüklere dönüşür; dağıldıkça "ben"ler, sözcükle harf harf savrulur: Yücel'in kanayan içi dille kaynar. Dille, "ben"leri ayrılmaz birbirinden Quasimodo'daki şükür Yücel'de yoktur, o zâten yazarken doğmuştur, yazmadan var olamaz, kapalı bir tabut olan dünyanın içinde sözcükler ve harften oluşmuş bir cümledir.

muslukta su var, akar.. biliyorum
kalemde mürekkep.. yazar
benim aklımda ne var ki Necati
akşam cümle cümle iniyor kalbime
(Çalgın, Cıva)

Yücel'de olan mürekkeptir, içindeki fırtına mürekkep okyanusunda eser. İçindeki dünya, dillenmiş dünya, mürekkep olarak akar kağıtlara:

kağıdın yüzünde anlam yok
biliyorum masada yerim yok
tut beni, dolsun içime mürekkep
dolsun, aksın içime mürekkep

imrendim elinin beni tutuşuna
ağzım yok! sadece dil! siyah
simsiyah kesiliyor hafıza
öylece dökülürken pul pul içim

Sonra eline sığındım, tut beni
baktığım yer kör edici beyaz
tut beni, güneş yok, aksın içim
aksın harf harf, erisin içim!
(Çalgın, Kalem)

Kalemdir Yücel'in elini tutan; kalemden akan mürekkep simsiyah kesilmiş belleği kağıda, kör edici beyaz kağıda döker. Kaleme sığınmıştır, kalemin eline; içinde geçmişinden gelen ağır örselenmelerin eğip büküp savurduğu "cisimleşmemiş" "ben"leri kağıda boşaltarak eritir içini.

Yücel'in ızdırabı dil öncesi ya da dil sonrası bir ızdırap değildir. Dil yaşantılarında hep vardı, "ben"ler dilliydi baştan beri: Izdırabı dilliydi. İçindeki cıva, belleğin ağırlığından gelir, ağırlığı oluşturan safra ise dildir. Quasimodo dille kurtuluşu arıyor çıkışı; belki de bir Hıristiyanca sığınmayla "yazabilme" gücüne sığınıyor. Dil dışındadır onun; Yücel ise, içindeki dille sokaklarda dolaşır, yürek titreşimiyle; ızdırabının yabancı kıldığı dünyanın sokaklarında.

Izdırabın dillebilme olanağı, dille ulaşılmış bir farkındalık gerçekleştirir. Dille gelen farkındalık iki şâirde de beşinci alanı oluşturur.

Quasimodo, hep dışarıdadır, kendinin dışında; kendini "ölü" olarak görmesinin nedeni de budur belki, kendini ölüler arasından diriltmesini ister Tanrıdan: Öteki insanları fark ederek: Herkes toprağını ve karısını almıştır. Kalakalmıştır o. Ölmek istememekte ama yaşamayı nasıl başaracağını da bilememektedir. Topraksız ve karısızdır: "Yaşayanlardan kopmuş anlamsız bir sınır"dır. Sınırda olduğu için fark eder ölü olduğunu, ölülerden ve yaşayanlardan farklı biri olarak. Uyumaktadır, acıların verdiği kaçış duygusuyla, ölüler arasında. Yücel'in uykuda bulduğu geçici kurtuluş, kurtuluş değil, acının bir diğer yüzüdür, aslında:

ey uyumak, yok mu dünyadan gitmenin başka bir yolu.
(Çalgın, ur)

Quasimodo, uyanacak, bir anlamda dirilecektir: Yücel gibi dünyadan değil dünyaya gitmeyi istemektedir. Farkındalığı onu dünyaya bağlar.

"Vedâ"nın onuncu ve onikinci dizeler arası beşinci alanı, farkındalık alanını oluşturur. Yücel içinde "cisimleşmemiş ben"ler olduğunun bilincine varır ama "bilemez" onları, tanıyamaz, "ben"lerin tümü de birer muammadır ona. Aklı bu "ben"leri zorlar, bilinemezliği aralamaya çabalar; sevinçsiz, yoksul, savruk "ben"ler aklın varlığı ile fark edilirler ama kaçarlar akıldan, muamma oluşlarını korumaya çabalarlar. Yarı bilinçli, yarı aydınlık, bir ızdırabın farkındalığı böyle yaşanır.

Bu farkındalık, Quasimodo'yu dibe çekerken, zâten diplere inmekte olan Yücel'i gözlerinin kıyısına çeker: Gözlerinin kıyısından görür dünyayı, gözyaşı olarak görünen bir ân dünyada, yeniden inerek kendi içine. Altıncı alan dibe iniş alanıdır:

Quasimodo "derinliklerin gecesine" indiğini, görülünce anlar: Dıştan, dışla yaşanan ızdıraptır, onun ızdırabı. Derinliklerini, dış dünya tarafından görüldüğünde anlayan bir ızdırap. Yücel'in dibe inişi ise, zâten dipte, içte olan, için derinliklerinde yaşayan dibe iniştir: Dışla ilişkisi zor olan, dışa kapalı bir ilişkidir. İçindeki uysal nehirin gözlerinden dış dünyaya gözyaşı olarak akmasıyla, dibin daha da dibine inilir: Dış dünyaya bırakılan gözyaşlarıyla yoğunlaşan bir dibe iniş!

İnildikçe dibe, umutsuzluğun yoğunlaştığını görürüz: Yedinci alan iç umutsuzluğun yaşandığı alandır. Quasimodo, içindeki bu umutsuzluğu da "dışa bakarak" yaşar: Onunkine benzer bir umutsuzluk yaşamıyordur kimsenin yüreğinde! Umutsuzluğunun diplerine indiği içinde yaşamaz, diğer insanların yüreklerine bakarak yaşar!

Yücel'de ise, içinde dille bütünleşmiş, aklın varlığına dayanamayan "ben"lerin birbirine vedâ edişleriyle yaşanır umutsuzluk. Son dörtlüğün ilk iki dizesiyle sınırlı olan bu alanda, "huzursuz bir vedâ" gibi durur "ben"ler birbirlerine. Bir bütünü, bir bedeni, bir cümleyi oluşturmanın acısıyla vedâ ederler birbirlerine. Umutsuzluk, bir vedâdır onda, parçaların birbirlerine vedâlarıdır.

Sekizinci, son alan ise umutsuzluğun ardından gelen çıkışsız çıkış alanıdır. Quasimodo, yine çevresine bakarak çıkışsız çıkışını duyurur: tek başınadır, tek başına bir cehennemdir. Çıkış, bir cehennem olmakla, cehenneme dönüşmekle gerçekleşir: Çıkış cehennemdedir. Şâirin gecesi gün yüzünü göremeyecektir: Dünyada, soluk alan bir cehennem olarak yaşanacaktır. Izdırab, bir ömür boyu, kendi cehennemine dönüştürüp şâiri, yaşayacaktır onda!

Yücel'de ise, içindeki benler, ızdırap çölünde vaha arayarak yürüyüşlerinde yırtarlar bütünlüğünü! Kurtuluş, yırtılmakla olanaklıdır, parçalanmakla. Yaraların kanamasıyla, ızdırabın iç dünyanın dehlizlerini, çukurlarını, uçurumlarını, dilini, mürekkebini ele geçirmesiyle. Kurtuluş ızdıraptadır, ızdırabın kurtuluşu ızdıraptadır.

Yücel'in şiirinde ızdırabın bir yüzünü, Quasimodo'nun bir şiirinin ışığında, batan ışığında görmeyi deneyen bu çalışma, yaşanan ızdırabın şiirine ne kattığını anlamak için, Yücel'in diğer şiirlerini beklememiz gerektiğini söylüyor.

---------------------------
Haziran 2006, Ankara

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özgeçmiş| Yayınlar |Verdiği Dersler|Yönetilen Tezler|Haftalık Ders Programı

 

 

 

 

 

İletişim Bilgileri :

 

 

Adres: Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Felsefe Bölümü, 06531 Ankara, Türkiye
Telefon: + (90) (312) 210 3141   Fax : + (90) (312) 210 7974
Oda Numarası: Z-43   E-mail : ainam@metu.edu.tr