|
|
|
BİR IZDIRABIN ANOTOMİSİNDE YÜCEL
KAYIRAN ŞİİRİ
Yücel Kayıran kendini kayırmayan bir şâir. Dürüstlüğünden. Şiir dürüstlüğü,
nicedir şiir üzerine yazdıklarımda bıkıp usanmadan yineleyip durduğum bir
erdem. Yücel'de ne var? Kendine, yaşadıklarına, diline karşı dürüstlük. Geç
tanıştım onun şiirleriyle. "Kim bu Yücel?" diye sorduğum şâir
arkadaşlarım, "felsefî şiir yazan biri" dediler. Bendeki ön
yargıyla, "eyvah", dedim, içimden, "felsefe okumuş bir ukalâ
galiba, şiirini terminolojiye boğan, aklıyla baktığı dünyayı kurutan biri
olabilir". İlk şiirlerinde, arada bir görmedim değil, beklediklerimi;
belki de, ön yargılarım göstermiştir, gördüğümü sandıklarımı da. Okudukça,
okudukça anladım ki, "bir âlem" Yücel, çok anlamlı, derinliği olan
bir mikrokozmos. Kendi şiirine "felsefî" diyor. Kaygılarını
anlamaya çalışıyorum. Poetikasını gönlünce adlandırabilir elbette, şiir
onundur. Ben olsam felsefeyi gücendirme tedirginliğimden dolayı, şiirime
"felsefî" demezdim. Su, sudur. Bırakın, içenler adlandırsın suyu
(Elbette Yücel de içiyor!).
Yücel yerellliğinin ayırdında. Tasavvuf, divân şiiri, Anadolu; Orta Doğu
yankılanıyor şiirinde. Toprağını kendine yakıştırıyor, Yücel. Evrenselliğe
giden yolda, bu çok önemli.
Muzdarip bir garip o. İçten, yapmacıksız ("Bu civayı kim koydu
kalbimize" Kayıran? Cıvanın ağırlığıyla, ızdırabın Hacıyatmazı olmaya
kim tutsak etti bizi? Benine tıkılmış bir "ben çabalayıcısı"
olarak, bu çağın acımasız silindirinde, kültürümüzün pınarlarına inen
yoksulluğundaki zenginliği görebilir mi okur, seni okurken? Sen nasıl
okunmalısın Yücel?).
Kurumuş içim, öyle diyorlar
Suretim esrarıma ait değilmiş!
(Çalgın, Kalem)
Kendinle giriştiğin savaşta, suretin elbette esrârına dâhildir. Derinliğinde
oradan geliyor. İçtenliğin, dürüstlüğün, umutsuz umudun, umutlu
umutsuzuluğun. Lâtince yazsaydın belki de şöyle diyecektin: "Difficile
est poema non scribere" (Şiir yazmamak zor iş!). Şiirle oldun, şiirle
olmaktasın. Bu öyle bir "kevn", öyle bir oluştur ki, içindeki çoğul
benler, çocukluğunu, sana belâ olan hafızanı yiyip bitirirken, beslemektedir.
Kendine, kendilerinin çoğulluğuyla (ta
polla derdi, Eski Yunanlılar!) bakarken, kuramın, önceden
konan basmakalıp, yaşanmamış "teori"nin sana ayak bağı olmasını
önleyebiliyorsun. Sende öyle bir epokhê
gücü, paranteze alma, askıya alma başarısı var ki, kendinle, kendilerinle
karşılaşmaktan korkmuyorsun. Teninin içindeki benler uyutmuyor seni, uyusan
da, uyanıyorsan yeniden, bu repetition,
bu yineleme, şiiirinin sisimolojisinde "sondaj" olanağı veriyor sana.
Mağmana indikçe, sözcükler soğuyor, kara kış oluyor sende, belki de bir
kargış!
Sözcükler
neden bende karakış
(Çalgın, Nemli Yer)
Yücel'in ızdırabını deşmenin farklı biçimler olabilir. Ben, onun Beni Hiç Göremezsin kitabındaki
"Vedâ" şiirinde yoğunlaşarak, bu şiiri yirminci yüzyılın önemli
şâirlerinden Salvetore Quasimodo'nun Oğuz Demiralp Türkçesiyle "Batan
Işığında" şiiriyle karşılaştırmayı düşünüyorum. Şiirleri okumaya
geçmeden bir sezgimi belirteyim.
Yücel
şimdiye dek yayımladıklarıyla, iç derinliklerin bir şâiri. Derinliklerin,
şâirâneliğe kaçmadan, acımasız betimleyicisi. Çağımızda içi ağrıyanların
dürüst bir tanığı. Acaba nereye kadar sürdürebilir şiiriyle bu tanıklığı?
Herakleitos'dan bu yana Batı düşüncesinde ruhun uçsuz bucaksızlığı keşfedilmiş
elbette, yine de bu uçsuz bucaksızlığı, uçsuz bucaksız şiire dönüştürmenin
zorluğu kaygılandırıyor beni: Tıkanma tehlikesi kapıda bekliyor bizi! En
azından bu nedenle, Yücel'in şiiri ürpertici bir heyecan yaratıyor: İçindeki
benler, şiirin devingenliğini ne zamana dek olanaklı kılacaktır? Ölümle dirim
arasındaki bıçak sırtı sınırda Yücel'in garipliği, bizi daha hangi
kuytularına götürecek içinin?
BATAN IŞIĞINDA
Batan ışığında doğuyorum
saydam suların akşamı.
Tutuşuyor
ferah yapraklarla
avunan hava.
Yaşayanlardan kopmuş
eğreti yüreğimle
anlamsız bir sınırım ben.
Yazabilmek korkunç
armağanın Tanrım,
canla başla kefaretini ödüyorum.
Uyandır beni ölülerin arasından:
herkes aldı toprağını
ve karısını.
İçimde gördün beni
derinliklerimin gecesinde.
Benimkine benzer
umutsuzluk yaşamıyor
kimsenin yüreğinde.
Tek başına bir adamım
Tek başına bir cehennem.
VEDA
Yetmiyor artık kimyasal büyü içimdeki buzula
yapışıp kalmış ruhumu yeniden uçurmaya
sokaklara çıkınca kalbimin titreyişine
bir kılıf gibi geçirdiğim yüzümün cesaretine
aldanmıyor artık ilkel ruhlar yabani rüzgar
bırakmıyor peşimi hangi sokağa çıksam
kırılıyor yüzümdeki buzlu cam
kurtaramıyorum kendimi içimdeki oyuktan
düşerken bulaşıyor dudağıma, ürküyorum
cisimleşememiş her ben bir muamma
şarkısız ruh annesiz kalmış çocuk
dayanamıyor artık aklımın varlığına
çarpınca dağılıyor bütün duygular
çocukluğun yurtsuz rüyalarına
dokununca, içimdeki uysal nehir
buluyor giden yolu gözlerimin kıyısına
Hangimiz hangimize huzursuz bir veda
gibi duruyoruz şimdi bu gövdenin içinde
"İşte çıkış! İşte vaha!" diye koşarak
her yırtılan yerimize
Quasimodo, Nobel Edebiyat ödülü aldığında, 11 Aralık 1959'da iktidar ve şiir
ilişkisini vurgulayan düşündürücü bir konuşma yapar. Konuşması İtalyancadır,
şöyle başlar:
"Lunga é la notte che non trova mai giorna" Shakespeare'in
Macbeth'inden bir alıntıdır bu söz: The night is long that never finds the
day" (Günü asla bulamayacak uzunlukta, gece) Şâirin durumu, sabahı asla
olmayacak gecedir. Şâir ezeli, ebedî bir geceyi,"bengi gece"yi
yaşar. Yaşadığı düzene isyandır şâir, i
letterati, "kalem erbâbı", entelektüeller,
eleştirmenler, edebiyât öğretmenleri, akademisyenler, politikacılar, kültüre
egemen olmak isteyen iktidar şâiri bir tehdit olarak algılarlar, ona kendi
"gündüzlerini" dayatmaya çalışırlar. Gecesi hiç elinden alınabilir
mi şâirin? Yine o konuşmasında şöyle der Quasisimodo:"… La nascita di un
poeta che della corda del cerchio della casta letteraria tenta di raggiungere
il centra, é sempre un pericolo per il costituito ordine culturale."
(kabaca çevirisiyle: "Merkeze ulaşmak için kalem erbâbı kastının
çemberini yarmaya çabalayan şâirin doğuşu, her zaman var olan sıradan kültür
için bir tehdittir").
Yücel'in ve Quasimodo'nun gecelerinde ortaklık vardır, birçok ayırımlarla
birlikte. Yücel'in tenindeki "ben"ler, acı pınarları, belâlar,
vedâlarıyla doğarlar yeniden. Ölerek doğarlar. Quasimodo dikkatli bir şiir
çevirmenidir, Eski Yunanca'dan İtalyancaya. Aeskhulos'un "Söylerim,
ölüler öldürüyor yaşayanı" sözünü anar, geçmişin etkisini vurgulamak
için şimdiye (İtalyancasıyla: "Dico che i morto uccidono i vivi").
Yücel'in ölü "ben"leri, yaşayanları öldürür, sonsuz bir yaşam
çırpınması ile yüklüdür Yücel'in içi. Ölen "ben"ler, yeni
"ben"ler doğurur. Bu ölüm kalım savaşı, bu içsel mahşer, ters
mahşer, Quasimodo'nun deyimiyle bir cehennem oluşturur, Yücel'de.
Quasimodo'nun şiiri, birbirinden ayrılmış sekiz "alan" dan
oluşuyor. Bu ayırım, dize topluluklarının birbirinden ayrı yazılmasıyla
belirgin kılınıyor. İlk alan iki, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci alanlar
üçer, altıncı alan yine iki, yedinci alan üç, son olarak sekizinci alan iki
dizeden oluşuyor. Benzer biçimde "Vedâ" şiirini de sekiz alana
ayırıyorum. Bu alanların sınırlarını, şiir yorumlarken belirteceğim.
Bu iki şiir de yoğun yaşanan acıları anlatıyor: Bitimsiz bir gecede yaşayan
şâirlerin acılarını.
Batan Işığında şiiri, batan ışığında doğan bir acının şiiri. Bu acı şâirdir.
Şâir ve acının özdeşliğiyle yaşanana ızdırap diyorum. Doğuşun ışığı, batan
ışıktır; doğuş bir anlamda batıştır, ışıksa karanlık olmakta olan ışık. Böyle
bir ışıkla doğulursa "akşam" sürer gider, gece değildir vakit,
henüz ışık gücünü yitirmemiştir daha. Akşam, saydam suların akşamıdır, ışığın
yaşamın, akışın olduğu bir akşam. "Sabah" yoktur; ışığın görünür
kıldığı alaca karanlık vardır yalnızca, saydam suların akşamı. Bu yarı
karanlık sulardadır, doğuş. Işık doğan ışık değil, batan ışıktır. Batan
ışıkta doğma, bir trajik yazgı, acılı bir bilinç durumudur.
"Vedâ" şiirinin ilk alanı, ilk iki dizeden oluşuyor, tıpkı
"Batan Işığında" şiirinde olduğu gibi.
Yücel'de doğuş, "ruhun yeniden uçurulması"dır. Buzulun hareketidir.
Bunun için gerekli "kimyasal büyü" yetmiyor (Ruhumun ağrısını
dindirip "ben"i dönüştürecek farmakolojik çârelerin tükenmişliği,
yetersizliği vurgulanıyor, belki düz anlamıyla!). Neden yetmiyor büyü? Neden
yetersizlikle başlıyor doğum? Neden batan ışıkta doğulur? Acıya yazgılı iki
şâirin doğuşu, iki ızdırabın var oluşu! "Yapışıp kalmış" ruhun
devinimi! Doğdum: İçimdeki buzul devindi! Eksik bir devinimle, yetersiz
devinimle. Dikkat edilirse iki şâirde de ölüm olan doğum yok! Ölü doğuş
değil, doğuşları. Çâresiz doğuş, yetersiz doğuş, karanlıkta doğuş, ışığı
batan ışık olan doğuş! Altında "sağlam desteği" olan bir doğuş
değil, boşlukta bırakan, kolu kanadı kırık bir doğuş.
İkinci alan açılma
alanıdır; birinci alandaki doğuş'un
ardından gelen bu alanda Yücel'in dört dizesi bulunuyor: üçüncü ve altıncı
dizeler belirliyor bu alanın sınırını. Quasimodo'da açılma, "ferah
yapraklarla avunan hava"nın "tutuşma"sıyla gerçekleşiyor.
Akşamın saydam sularından taşan ızdırabın doğuşu, doğayı, doğada ferah
yapraklarla avunan dinginliği, sessizliği, dengeyi, sükûneti bozuyor. Işık,
batan ışık, batıp gitmiyor: Tutuşturuyor. Etkisini gösteriyor. Doğuş bir
ızdırabın doğuşudur, şâirin ve acının. Şâir acısıdır, acısı şâirdir; buna
eski dilden çıkarak tensiye (ikili) diyebiliriz. Şâir hem şâirdir hem de
acısı. Bir darbe ile başlamıyor doğuş ("ızdırap" sözcüğünün
"darb" ya da okunuşa göre "zarb" ile ilişkisini
düşündüğümüzde!). Doğuş, olandan, olanın olağanlığı içinden çıkıp gelir.
Açılma bu olağanlığın devamıdır: Işıktır, tutuşturur. Yücel'de ruh kımıldar,
sokağa çıkar. Quasimodo doğaya açılır önce; Yücel teninde zor kımıldar, bir
buzul olan ruhunu topluma çıkarır, toplumdan geçerek duyar doğayı (yabânî
rüzgar). Quasimodo'nun dingin, âşina dünyası, Yücel'de yabânî rüzgarların
esip peşini bırakmayan ilkel ruhların dünyasına dönüşür. Şâir, ızdırabıyla
açılmış, havayı tutuşturmuştur; kalbi titreyerek dolanmıştır sokaklarını
dünyanın; yüzüne bir kılıf gibi geçirdiği cesaretiyle, kendini içinde bulduğu
toplumun insanlarıyla karşı karşıya gelmiştir. Izdırap tek kişilik değildir,
şâirle doğar, şâirden doğaya, topluma taşar. Durmaz yerinde ızdırap devinir:
Sokağa çıkar, selâm da verir insanlara, ödün vermeyerek. Açıldığı yaşama
alanında gidebileceği en uç noktalara, sınırlara doğru ilerler.
İki şiirin de üçüncü alanlarında ızdırabın sınırları duyulur. Sokaklarda
kalbi titreyen, içindeki çocukluğu yaşamış "ben"lerine dış dünyada
bir yer bulmaya çabalarken, "ötekinin bakışıyla/nazarıyla, ruhundan bir
parça alınan/çalınan, böylece eksilen ruhuyla çalınan parçanın peşinde
dolaşıp duran, o eksik parçayı arayan" Yücel'in ızdırabı zâten bir
"sınır" ızdırabıdır; yüzünün dünyaya değmesiyle, yüzündeki buzlu
cam kırılır, durur! Yedinci ve sekizinci dizelerin oluşturduğu üçüncü alan,
sınırın vurgulandığı, yüzündeki buzlu cam kırılışıyla, içindeki oyukta
kalakaldığı alandır. Yüzünden dünyaya çıkıştadır sınırı: çıkamayıp kendine
çakılışındadır. Sokaklardan kendine düşüp düştüğü "ben"lerle yüklü
oyukta çırpınışındadır.
Quasimodo'nun sınırı "dışsal", dıştan gelen bir sınırdır; Yücel'in
içten kaynayan sınırıyla karşılaştırıldığında. O, sınırını yaşayanlara
bakarak görür: Yücel nasıl içine düşen, içinde çakılıp kalan ızdırabı
yazıyorsa, Quasimodo tam tersine dışına yönelik yaşayışıyla yaşar acısını!
Yaşayanlardan koptuğunu anlar, döner sonra yüreğine, yüreği eğreti bir
yürektir, fark eder. Yüreğini dıştan fark eder. Görür ki, sınırda değildir o;
bir sınırdır! Nereye giderse, oraya sınır olarak gider. Kendisi ile dışındaki
insanlar arasında bir sınır olarak kendisi vardır! Sınırın hep öte yanında,
kendisinin öte yanında duruşuyla anlamsız, tuhaf, görülmedik bir sınırdır.
Kendisi sınır olduğu için, sınırın iç tarafında bir şey yoktur! Sınırın
dışında, dış dünya, bu dünyada yaşayan insanlar, sınırın içinde ise boşluk,
hiçlik durur. Dünya ile hiçlik arasında durur, bu ikisi arasında sınırı
oluşturur.
Sınırda duran, sınır olan, yazarak sağlar varlığını. Yazmak ona Tanrının bir
armağanıdır, dördüncü alanda! Bu armağanın bedeli ızdıraptır; şâir olmak ve
acı çekmektir. Şâir, ızdırabının bedeli canla başla ödemeye çalışır. Şâir
olmak, acı çekmek bir ilâhî armağandır. Quasimodo bu armağanı karşılıksız
almaz, bedelini bütün ağırlığı ile ödemeye çabalar.
Yücel'in dördüncü alanı ise bir dizelik alandır, dokuzuncu dizeyle dile
getirilen. Dünyaya kendi kovuğundan çıkarak düşerken, dudağına bulaşan
sözlerle anlatır kendini. Bu dördüncü alan anlatma alanıdır, iki şâirde de. Peki, Yücel'de
anlatma nedir? Quasimodo Tanrı armağanı olarak gördüğü yazabilmenin gücünü
har vurup harman savurmaz: Tanrıya kefâret ödemedir, onda yazabilmek. Yücel,
içine, içinin boşluğuna düşerken, dudağının önünden geçişinde çığlığını
yükseltir:
nefesin gizlenmiş kelimelerin içine
öyle bakarken ter içinde titreyen gövdeme
gördüğüm hava deliği beyaz değildi kara
karanlık dışardan gelmiyordu bana
meğer seher vaktiymiş sokağa düştüğüm
inerken kendimi çize çize içimdeki dizeye
herkesin bir yere yetişmek gibi bir hali var
olmak ister gibi damlasından bir yağmur
değil şiir şairdi ötekinin kurdu
meğer ki harf kelimede, kelime dizede soğur
ama…
kapalı tabuttu dünyanın içi
neydi toparlanan göğsüme
benzerini arardı oysa her edim
cümlesini yitiren kelime
harf harf sökerken içimdekini
dibe vurulan sondaj.
(Çalgın, fuka)
Yücel'de yazmak nefesinde gizlenmiş kelimelerle başlar, kelimelerde gizlenmiş
nefesinin ağrıyan ateşiyle. Yazı, Quasimodo'da olduğu gibi dışta duran, bedenin ötesinde,
toplumdaki bir olanak değildir. Dizeler dışına, kağıda geçmeden önce içinde,
içindeki düşüşte oluşur:"Kendini çize çize içindeki dizeye" ulaşır.
Yazı, içine yazılır, içinde yazılır Yücel'in. İçindeki yangın harfe, harf
sözcüğe, sözcük dizeye ulaşır ve soğur. İçinde darmadğın olan "ben"
ler, darmadağın olmuş sözcüklere dönüşür; dağıldıkça "ben"ler,
sözcükle harf harf savrulur: Yücel'in kanayan içi dille kaynar. Dille,
"ben"leri ayrılmaz birbirinden Quasimodo'daki şükür Yücel'de
yoktur, o zâten yazarken doğmuştur, yazmadan var olamaz, kapalı bir tabut
olan dünyanın içinde sözcükler ve harften oluşmuş bir cümledir.
muslukta su var, akar.. biliyorum
kalemde mürekkep.. yazar
benim aklımda ne var ki Necati
akşam cümle cümle iniyor kalbime
(Çalgın, Cıva)
Yücel'de olan mürekkeptir, içindeki fırtına mürekkep okyanusunda eser.
İçindeki dünya, dillenmiş dünya, mürekkep olarak akar kağıtlara:
kağıdın yüzünde anlam yok
biliyorum masada yerim yok
tut beni, dolsun içime mürekkep
dolsun, aksın içime mürekkep
imrendim elinin beni tutuşuna
ağzım yok! sadece dil! siyah
simsiyah kesiliyor hafıza
öylece dökülürken pul pul içim
Sonra eline sığındım, tut beni
baktığım yer kör edici beyaz
tut beni, güneş yok, aksın içim
aksın harf harf, erisin içim!
(Çalgın, Kalem)
Kalemdir Yücel'in elini tutan; kalemden akan mürekkep simsiyah kesilmiş
belleği kağıda, kör edici beyaz kağıda döker. Kaleme sığınmıştır, kalemin
eline; içinde geçmişinden gelen ağır örselenmelerin eğip büküp savurduğu
"cisimleşmemiş" "ben"leri kağıda boşaltarak eritir içini.
Yücel'in ızdırabı dil öncesi ya da dil sonrası bir ızdırap değildir. Dil
yaşantılarında hep vardı, "ben"ler dilliydi baştan beri: Izdırabı
dilliydi. İçindeki cıva, belleğin ağırlığından gelir, ağırlığı oluşturan
safra ise dildir. Quasimodo dille kurtuluşu arıyor çıkışı; belki de bir
Hıristiyanca sığınmayla "yazabilme" gücüne sığınıyor. Dil
dışındadır onun; Yücel ise, içindeki dille sokaklarda dolaşır, yürek
titreşimiyle; ızdırabının yabancı kıldığı dünyanın sokaklarında.
Izdırabın dillebilme olanağı, dille ulaşılmış bir farkındalık gerçekleştirir. Dille
gelen farkındalık iki şâirde de beşinci alanı oluşturur.
Quasimodo, hep dışarıdadır, kendinin dışında; kendini "ölü" olarak
görmesinin nedeni de budur belki, kendini ölüler arasından diriltmesini ister
Tanrıdan: Öteki insanları fark ederek: Herkes toprağını ve karısını almıştır.
Kalakalmıştır o. Ölmek istememekte ama yaşamayı nasıl başaracağını da
bilememektedir. Topraksız ve karısızdır: "Yaşayanlardan kopmuş anlamsız
bir sınır"dır. Sınırda olduğu için fark eder ölü olduğunu, ölülerden ve
yaşayanlardan farklı biri olarak. Uyumaktadır, acıların verdiği kaçış
duygusuyla, ölüler arasında. Yücel'in uykuda bulduğu geçici kurtuluş,
kurtuluş değil, acının bir diğer yüzüdür, aslında:
ey uyumak, yok mu dünyadan gitmenin başka bir yolu.
(Çalgın, ur)
Quasimodo, uyanacak, bir anlamda dirilecektir: Yücel gibi dünyadan değil
dünyaya gitmeyi istemektedir. Farkındalığı onu dünyaya bağlar.
"Vedâ"nın onuncu ve onikinci dizeler arası beşinci alanı, farkındalık
alanını oluşturur. Yücel içinde "cisimleşmemiş ben"ler olduğunun
bilincine varır ama "bilemez" onları, tanıyamaz,
"ben"lerin tümü de birer muammadır ona. Aklı bu "ben"leri
zorlar, bilinemezliği aralamaya çabalar; sevinçsiz, yoksul, savruk
"ben"ler aklın varlığı ile fark edilirler ama kaçarlar akıldan,
muamma oluşlarını korumaya çabalarlar. Yarı bilinçli, yarı aydınlık, bir
ızdırabın farkındalığı böyle yaşanır.
Bu farkındalık, Quasimodo'yu dibe çekerken, zâten diplere inmekte olan
Yücel'i gözlerinin kıyısına çeker: Gözlerinin kıyısından görür dünyayı,
gözyaşı olarak görünen bir ân dünyada, yeniden inerek kendi içine. Altıncı
alan dibe iniş
alanıdır:
Quasimodo "derinliklerin gecesine" indiğini, görülünce anlar:
Dıştan, dışla yaşanan ızdıraptır, onun ızdırabı. Derinliklerini, dış dünya
tarafından görüldüğünde anlayan bir ızdırap. Yücel'in dibe inişi ise, zâten dipte, içte
olan, için derinliklerinde yaşayan dibe iniştir: Dışla ilişkisi zor olan,
dışa kapalı bir ilişkidir. İçindeki uysal nehirin gözlerinden dış dünyaya
gözyaşı olarak akmasıyla, dibin daha da dibine inilir: Dış dünyaya bırakılan
gözyaşlarıyla yoğunlaşan bir dibe iniş!
İnildikçe
dibe, umutsuzluğun yoğunlaştığını görürüz: Yedinci alan iç umutsuzluğun yaşandığı alandır.
Quasimodo, içindeki bu umutsuzluğu da "dışa bakarak" yaşar:
Onunkine benzer bir umutsuzluk yaşamıyordur kimsenin yüreğinde!
Umutsuzluğunun diplerine indiği içinde yaşamaz, diğer insanların yüreklerine
bakarak yaşar!
Yücel'de ise, içinde dille bütünleşmiş, aklın varlığına dayanamayan
"ben"lerin birbirine vedâ edişleriyle yaşanır umutsuzluk. Son
dörtlüğün ilk iki dizesiyle sınırlı olan bu alanda, "huzursuz bir
vedâ" gibi durur "ben"ler birbirlerine. Bir bütünü, bir
bedeni, bir cümleyi oluşturmanın acısıyla vedâ ederler birbirlerine.
Umutsuzluk, bir vedâdır onda, parçaların birbirlerine vedâlarıdır.
Sekizinci, son alan ise umutsuzluğun ardından gelen çıkışsız çıkış alanıdır.
Quasimodo, yine çevresine bakarak çıkışsız çıkışını duyurur: tek başınadır,
tek başına bir cehennemdir. Çıkış, bir cehennem olmakla, cehenneme dönüşmekle
gerçekleşir: Çıkış cehennemdedir. Şâirin gecesi gün yüzünü göremeyecektir:
Dünyada, soluk alan bir cehennem olarak yaşanacaktır. Izdırab, bir ömür boyu,
kendi cehennemine dönüştürüp şâiri, yaşayacaktır onda!
Yücel'de ise, içindeki benler, ızdırap çölünde vaha arayarak yürüyüşlerinde
yırtarlar bütünlüğünü! Kurtuluş, yırtılmakla olanaklıdır, parçalanmakla.
Yaraların kanamasıyla, ızdırabın iç dünyanın dehlizlerini, çukurlarını,
uçurumlarını, dilini, mürekkebini ele geçirmesiyle. Kurtuluş ızdıraptadır,
ızdırabın kurtuluşu ızdıraptadır.
Yücel'in şiirinde ızdırabın bir yüzünü, Quasimodo'nun bir şiirinin ışığında,
batan ışığında görmeyi deneyen bu çalışma, yaşanan ızdırabın şiirine ne
kattığını anlamak için, Yücel'in diğer şiirlerini beklememiz gerektiğini
söylüyor.
---------------------------
Haziran 2006, Ankara
|
|
|