| |
|
COĞRAFYA KAVRAMI ODAĞINDA FELSEFE VE EDEBİYAT
Kültürün zaman içinde, dönem dönem durağan, yavaş ya da hızlı oluşumlarla ürünler, anlamlar, değerler ortaya koyan dallarına, kültürün coğrafyaları diyorum. Bilim, teknoloji, sanat, felsefe ile toplumun yönetimi, ekonomisi, inanç ve gelenekleri üzerine düşünce alanları bu coğrafyaları oluşturur.
Bu çalışmada, felsefe ve edebiyat coğrafyalarına ışık tutmak amacıyla coğrafya kavramını açmaya uğraşacağım.
Bir coğrafyayı o coğrafya kılan nedir? Bu soruyu sorarken, değişmez bir özü arama amacı taşımıyorum. Coğrafyanın ortaya çıkış yeri, tarihi, çoğu zaman saptanamasa da, o coğrafyaya verilen ad, sonradan konulmuş olsa da, onu o kılan özelliklerden biri olarak görülebilir. Coğrafyanın kökeni, ortaya çıkışı, şimdiye dek geçirdiği serüven, onun farklılığını oluşturuyor. Edebiyatın da, felsefenin de, insanın kültür yaşamında, böyle bir doğuşu, şimdiye uzanan, kimi zaman örtüşen kimi zaman ayrılan varoluş serüvenleri var. Ortak yanları olsa da, iki coğrafyanın da birbirinden ayrık, kendilerine özgü yapı taşıdıkları açık görünüyor.
Neler olur bir coğrafyada?
Coğrafyada bulunanlar, her an bir durum içindedirler. Durumlar, tekil olabildiği gibi, paylaşılan ortak bir nitelik de taşıyabilirler. Tekil durumlar salt bir kişinin yaşadığı, ortak durumlar ise birden fazla kimsenin paylaştığı durumlardır.
Durumlar bir ortam ve çevre içinde bulunurlar. Ortam, o coğrafyanın içsel üretimini, düşünsel, duygusal boyutlarda gerçekleştirdiği ‘yer’lerdir. Örneğin, felsefe coğrafyasında, felsefe etkinliğinin, üretiminin yapıldığı"yer”ler felsefe ortamlarıdır. Bu ortamlarda düşünceler tartışılır, eleştirilir, oluşturulur, değerlendirilir. Bilim coğrafyasında, her bilim dalının kendi ortamında, o bilim dalının, kuramsal, uygulamalı sorunlarının araştırıldığı, deneylerinin yapıldığı çalışmalardan söz edebiliriz. Her sanat dalı, üretimi kendi ortamında gerçekleştirir.
Her ortamı saran bir çevre vardır. Çevre, ortamı, doğal, teknolojik, toplumsal, ekonomik, kültürel, politik etkileriyle kuşatır.
Ortam, coğrafyanın yapısına göre üretimin yapıldığı, üretime, üretimin yorumuna, değerlendirilip, eleştirilmesine katkıda bulunulan alanlardır. Örneğin, edebiyat coğrafyasında, şiirlerin, öykülerin, romanların, denemelerin, eleştirilerin yapıldığı, tartışıldığı, yayınlandığı ortamdan söz edebiliriz. Bu ortam, belli bir fiziksel, sosyolojik, kültürel çevre içindedir.
Edebiyat ortamına, örneğin, Hindistan’dan, İran’dan, Fransa’dan, İspanya’dan katılanlar, bu ortama farklı"çevre”lerden katılıyorlar. Yüzyıllarca, farklı kültür çevrelerinden, edebiyat coğrafyasının çevrelerine gelenler, onun ortamına can vermiştir. (Bir coğrafyanın ortamında bulunmadan, o coğrafyanın çevresinde bulunamazsınız. Ancak ortamdaki üretime katkıda bulunanların, o coğrafyanın çevresinde yer aldığını unutmamak gerek!)
Ortamlarda coğrafyanın sağladığı olanaklarla, coğrafyada yaşanan iklimin içinde duyulan üretim kaygısıyla üretim yapılır.
Bu olanakların, belli bir iklim içinde olmanın verdiği kaygıyla üretime dönüştürülmesi serüveni, o coğrafyada bulunma tarzıyla ilgilidir.
Nedir bir coğrafyada bulunmak? Nasıldır?
Kültürün herhangi bir alanında (bilim, sanat, din, felsefe… gibi) çalışıyor olmak, o alanın coğrafyasında bulunmak mıdır? Bu soruya yanıtımız hayır ise, o zaman örneğin edebiyat ürünlerine ilgi duymak, diyelim ki,"bir şiir okuru olmak, bizi edebiyat coğrafyasının bir üyesi, bir"sakin”i, bir oturanı ya da daha alçak gönüllü bir deyişle bir bulunanı kılar mı?”sorusunun yanıtı da a fortiori hayır olsa gerektirir.
Ne zaman bir coğrafyada bulunuruz, peki?
Felsefe ile bir heves olarak ilgilenmek, edebiyat yapıtıyla herhangi bir okur olarak bağlantı kurmak, bu alanların coğrafyalarına girmek anlamına gelmeyebilir, her zaman. Coğrafyanın uzaktan bir seyircisi olduğunuz durumları yaşıyor olabilirsiniz. Coğrafyaya girmek, bir bağlanma (engagement, commitment, verplichtung) gerektirir. Coğrafya etkinliklerinin ya da ürünlerinin"ucundan tutarak” kendimizi bu ürünlerin ya da etkinliklerin yaşantısı için"gerekli” dönüşümlere uğratmaksızın coğrafyanın sınırlarından (belli midir sınırları"kesin” biçimde yoksa kültürler arasında, çağlar boyunca değişir durur mu?) içeri adım atabilme olanağı yok gibi görünüyor. Elbette coğrafyalara"turist” olarak girme olanağı hep vardır."Turistik otobüsler” ile örneğin, coğrafyaları bir süreliğine ziyaret edebilirsiniz (Bu coğrafyaların eğitimleri sırasında, örneğin!). Coğrafyalarda bir süre konukluğumuz olabilir. Diyelim ki, yaşayışımızın bir döneminde kendini şiire adamış, coğrafyanın kıyısından köşesinden içlerine yolculuk yapmayı denemişsinizdir. Bu dönemde, şiiri ne denli"ciddiye aldığınız”, ona ne denli zaman ayırdığınıza bağlı olarak edebiyat coğrafyasındaki yolculuğumuz, bu yolculuk sırasındaki konukluğunuz anlam kazanır. Unutmayalım ki, bu örnekteki, şair arkadaş, şiiri ciddiye almış, onu bir süreliğine de olsa bir yaşam biçimi hâline getirmiş, ortaya koyduğu ürünler coğrafyanın çevre ve ortam koşullarına uyum sağlamışsa, artık o bir turist değil, edebiyat coğrafyasının şair konuğudur. Coğrafya, değişik bölgeleriyle konuklarını ağırlar: Şiir bölgesine şairleri, roman bölgesine romancıları, ikisinde de çalışanlar, ürün verenler var ise, iki bölgeye birden şair-romancıları konuk eder.
Öyleyse, coğrafya seyircilerini, coğrafya turistlerini ve coğrafya konuklarını birbirinden ayırmak gerekir. Seyirciler, uzaktan coğrafyayı tanımak isteyip de, kendini coğrafyaya girebilecek biçimde donatmayarak, bağlanmaya girmeyenlerdir. Belki, yeterince ilgileri, tutkuları, zamanları, olanakları olmadığından, turistler, bağlanmaya girmeyip, olanakları elverdiği için bir süreliğine coğrafyayı"üstünkörü”” sayılabilecek bir biçimde dolaşanlardır. Konuklar ise, bir süreliğine coğrafyada"bir yerlerde” bulunmuş olanlardır. Bu"bir süreliğine” sözü, kendi yaşamları içinde bir süreliğine anlamına geliyor. Coğrafyaya girmiş çıkmış, orada pek"iz” bırakmamışlardır. Yoksa, yaşamlarının bir bölümünde bir coğrafyada bulunmuş, iş işlemiş, ürün vermiş, o coğrafyada yurt tutmuş, giderek coğrafyayı dönüştürmüş insanlar da olabilir.
Coğrafyayla bu ilişkiye geçme biçimlerinin dışında bir bağ kurarak, orada yaşama olanağı var mıdır? Bu yazının sınırları içinde en azından beş ayrı yolu olduğunu düşünebilirim.
- Coğrafya toprağında bulunmak, bağlanmanın yanında bir adanmışlık da gerektiriyor."Edebiyat coğrafyasında toprağa ayak bastım” diyebilmek ya da"felsefe coğrafyasının topraklarında dolaşmışlığım vardır” sözünü söyleyebilmek, coğrafyayı tanımak,"bir biçimde” yaşamakla olanaklıdır."Toprağına ayak basmak” coğrafyada başlangıç düzeyinde bulunmaklığı gösterir.
- Coğrafyada arazisi olmak, coğrafyada yurt tutma aşamasının eşiğinde olduğumuzu gösterir; elbette ilk aşama olan toprağa ayak basmaktan bir adım daha ilerideyizdir. Coğrafyayla olan ilişkimiz bizi orada bir arazi edinmeye götürmüştür. Arazimizin olması o coğrafyanın bir yurttaşı olduğumuzu göstermez. Orada henüz oturulacak durumda olmasa da bir arazimiz,"toprağımız” olduğunu ortaya koyar.
- Coğrafyada bir arsamız olabilir. Arsanın üzerine kurulacak yapıyı taşıyabilecek subasmanı varsa, bu durum, yurt tutmada su basmanı olmamasına göre, yurt tutmada daha ileri bir aşamayı gösterir. Coğrafyada binâ oluşturabilecek bir yerimiz, o coğrafyada nice çabalarla yaptığımız etkinliğimizin, üretimimizin bir sonucu olabileceği gibi, yeteneğimizin de bir başarısı olabilir. Elbette zaman zaman kendilerine emek ve yeteneklerinin dışında şu ya da bu biçimde arsa bahşedilmiş insanlar olabilse de, bunlar zaman içinde arsalarını hak edenlere bırakırlar (Umuyoruz!).
- Bir coğrafyada yurt tutmanın ileri aşamalarından biri, coğrafyada evi olmaktır. Ev, coğrafyada"yeri olmanın”, oturmanın, yaşamanın belirtisidir. Coğrafyada arazisi, arsası, evi olmak, orada"kalıcı” olunduğunu göstermiyor. Coğrafyada yurt tutabilmeyi, orada etkin olarak bulunmayı ortaya koyuyor. Toprağa ayak basabilenin, orada arazi, arsa edinebilmenin ardından gelen bir aşamadır evi olmak. Evi olan, coğrafyanın yapısına, oluşumuna, devingenliğine etkide bulunan demektir.
- Coğrafya ile olan bağlantı biçimlerinden biri de mahallede yaşamak, orada mahallesi olmaktır. Evinizle mahallenizde birlikte evi olanlarla oluşturduğunuz etkinlikler ortaya koyduğunuz ürünler, örneğin edebiyat ve felsefe coğrafyasında bir"akım”ı, bir"okul”u gösterebilir.
KENTLER
Toprağa ayak basma, araziye, arsaya, eve, mahalleye sahip olma, özellikle coğrafyanın ortamıyla ilgili kavramlar. Coğrafyanın üretimi, generator’u, doğurma gücü, ortamından gelir. Ortam, örneğin, felsefede düşüncelerdir. Bilimde kuramlar, hipotezler, yasalardır. Edebiyatta düşünceler, duygular, duyarlılıklardır. Ortam devingendir, zaman içinde devinir; coğrafyada kalıcı ürünlerin oluşturulduğu, bu ürünlerin ortaya konulması için, eğitimin, eleştirinin, değerlendirilmelerin yapıldığı, zaman içinde dönüşümler geçiren alandır, ortam.
Ortam coğrafyadaki kentleri barındırır. Kentler yerleşim yerleridir. Orada düşünceler, kültür ürünleri oralarda oluşturulur. Kentler, toprağı, araziyi, arsayı, evi ve mahalleyi içine alır. Coğrafyada ortam, daha önce de söylendiği gibi, çevreyle etkileşim hâlindedir.
Örneğin, Kant, felsefe coğrafyasında aydınlanma kentinin kurucularındandır. Elbette evi, evi değil yalnızca mahallesi (Kant çevresi, örneğin Yeni Kantçılar…) vardır. Alman idealizmi kentini etkilemiştir, büyük ölçüde. Belki Kant, tek başına, çok farklı felsefe kentlerinde ev sahibidir. Düşünceleri, kurulan farklı kentlerde yaşadıkça oralarda evi olacaktır.
Kant bir çevreden gelir; Alman kültür çevresinden. Belli bir yaşam biçimi, kişiliği, ilişkileri onun çevresidir. Ortama her gelen bir çevreden gelir. Çevre içinde belli"yer”lerden gelir; belli bir cinsiyeti, toplumsal, ruhsal, ekonomik, kültürel, etik yaşamı taşıyarak gelir. Wittgenstein’ın, Heidegger’in kulübesi çevrededir, ortamda değil; iki filozof da farklı kentlerde evleri olan düşünürlerdir. Derrida, ABD ile Fransa arasında gidip gelen bir düşünürdü, bu yerler çevre içindedir. Ortamda yer değiştirmekle çevrede yer değiştirmek ayrı şeylerdir. Ortamdaki değişiklik, coğrafyadaki konumuyla ilgilidir. Örneğin, coğrafyada bir felsefeci olarak felsefede duruşumuzun, tavrımızın, bakış çerçevemizin, düşünüş biçimimizin değişikliği ortam değişikliğidir. Bu düşüncelerin fiziksel, toplumsal, kültürel, ekonomik dünyada etkileri varsa, bu etkiler değişikliğe yol açıyorsa, çevrede değişiklik oluyor demektir. Althusser’in ya da Hölderlin’in psikolojik sorunları çevreyle ilgili sorunlardır, ortamla ilgili değildir (Ortama etkisi elbette vardır!).
Bir edebiyatçının yapıtlarının çok satıyor olması çevresel bir olgudur; yazdıklarının içeriğiyle doğrudan ilgili değildir. Yazarın yaşam biçimi, kişiliği çevresel özelliklerdir. Bir yazarla, bir felsefeciyle salt"aktüel düzlemde” onların düşüncelerini, bakışlarını, söylemeye çalıştıklarını anlamadan ilgi kurmak çevresel bir ilgi kurmaktır. Yazık ki birçok okur-yazarın felsefeyle edebiyatla, kurduğu ilişki, ortamsal değil, çevreseldir. İçe işlemeyen, kabukta kalan bir ilişkidir.
Ayrıca edebiyat ve felsefe alanında çalışıp, üretimde bulunanların oldukça fazla bir bölümü çevrede kalıp, coğrafyanın yapısı üzerinde etkin olan ortama girememektedir. Çevre, bu anlamda coğrafyadaki üretimin, oluşumun, etkinliğin kıyısı, uzağı anlamına gelmektedir.
Bir coğrafyanın tarihi sürekli yeni yorumlarla oluşturuluyorsa, kentler, mahalleler, evler de sürekli olarak değişir.
Bir bölük insan da, coğrafyanın toprağına ayak basmasına karşın, coğrafyanın kırlarında, kentlerin varoşlarında yaşayıp ölmektedir.
Felsefede, edebiyatta, bunların tarihlerinde okuduğumuz kitaplar ortamın, ortamın kentlerinin ürünüdür.
ORTAM HAVASI
Ortamın, belki tüm coğrafyalarda anlam devinimiyle soluk aldığını söyleyebiliriz. Örneğin, anlam devinimi edebiyatta, ortaya konan edebiyat ürünlerinin tartışılması, yorumlanması, eleştirilmesiyle gerçekleşir. Her edebiyat yapıtı, edebiyat ortamı içinde yoğrularak ortaya konmuşsa yaşama anlamlar sunar, yıpranmış anlamları tazeler, anlam ufukları açar. Yaşama bakışımızı dönüştürür. Felsefe coğrafyasında ise kavramlar oluşturma, oluşturulmuş kavramların irdelenmesi, kavramlar arası ağ dokuma, ortaya konmuş kavram dokularını eleştirme… anlam devinimi etkinliklerinden birkaçıdır. Ortamda, kent içi, kent dışı anlam işlikleri, anlam laboratuarları, anlam hastaneleri, anlam devinimi yaratan birkaç örnektir. Anlam işlikleri, anlamların gerek edebî, gerek felsefî etkinlikler ve ürünler olarak ortaya konduğu yerlerdir. Anlam laboratuarlarında yeni düşünceler, görüşler, ürünler sınanır. Eskileri yeni yorumlara açılır. Anlam hastaneleri, anlamların, ortaya konmuş kavramların (örneğin"insan hakları”,"demokrasi”,"aşk” gibi) yıpranmış, eskimiş yanlarının onarıldığı yerlerdir. Orada kavramların devingen anlam ortamında can bulmasına çalışılır.
Bütün anlam devingenliği, ortamın"hava”sını meydana getirir. Ortamın havası özgün, özgül (ortamda bulunanın kendi kültürüne özgü) yaratmalar için solunması gerekli havadır.
Ortamda olup havasını solumak olanaklıdır. Anlam üretimine"kör” biçimde, ortam havasını solumadan da katkıda bulunulabilir. Kurnazlık, bilinçsiz taklit, havayı fark etmeyi, fark ederek yaşamayı engeller. Havanın solunamaması, anlam devingenliğini olumsuz yönde etkiler.
Hava, ortamın ürünlerine de yansır. Kimi ürünler, içinden doğup ortaya çıktıkları ortamın havasını yansıtmayabilirler. Edebiyat ortamında da, felsefe ortamında da havasız insanlar, havasız etkinlikler, havasız ürünler bulunabilir.
Havasızlık ortama egemen olursa, anlam devingenliği ortadan kalkar, ortam kokuşur.
Anlam devingenliğinden oluşan hava, devingenliği, devingenlik havayı etkiler; olumlu anlamda bunlar birbirlerini güçlendirir.
Kentlerin havası kokuşsa da, belki o coğrafyada kent dışı hava diri kalabilir.
İKLİM
Ortamdaki anlam devingenliğinin yarattığı hava çevreyi de kuşatırsa iklim meydana gelir.
İklimi yaşayan edebiyatçı salt edebiyat ortamında değil onun dışında, çevrede de havayı soluyabilir. İklimi soluyan felsefeci ortamın dışında da felsefeyi yaşıyordur: Onu bir yaşam biçimi hâline getirmiştir. Memur felsefecilerin bir bölümü coğrafyayı yaşayamadığı gibi, ortama da giremeyebilir. Girenleri, ortamın kentlerinde ya da kırlarında havayı soluyamazlar. İklimi ise haydi haydi duyamazlar. Benzer durum her coğrafya için mutatis mutantis söylenebilir.
İklim, ortamdaki havayı soluyabilenin yaşamın farklı alanlarında yaşayabildiği anlam atmosferidir. Ortamı"yaşam”a taşıyabilmede önemli bir kavramdır. İklim, coğrafyayı farklı kültürlere, yaşam biçimlerine yansıtır.
Bir coğrafyanın tarihini, oradaki etkinliğin bilgisini öğretmek isteyenlerin (Örneğin edebiyat ya da felsefe eğitimi!) dikkat etmesi gerekli noktalardan biri, ortamdaki havanın, coğrafyadaki iklimin nasıl aktarılacağı konusudur. O coğrafyadaki etkinliklerin, ürünlerin bilgisinin o coğrafyayı öğrenmek isteyenlere aktarımı, iklimi göz önüne almadan yapıldığında, hep eksik yürütmüş oluruz eğitimi. Elbette iklim, iklimi duyan, duyabilen, duymaya istekli insanlarca aktarılabilir. İklim, coğrafyayı yaşamına sindirmiş, o coğrafyayla yoğun biçimde yaşayanların taşıyıp, aktarabileceği bir anlam atmosferidir.
İklim aktarımı, açık açık dile getirilmiş bilgi aktarımı biçiminde gerçekleşmez; iklim, bilgiyi kuşatan bütünlüktür; bilgiyi saran anlam atmosferidir. Ancak bilgiyle yaşayabilen, bilgiyi saran bu atmosferi yaşayabilir. Onun bilgisi, metaforlarla, bulanık, eksik biçimde dile getirilebilir. Onu yaşayabilenlerle birlikte yaşayarak, etkileşerek, iklim öğrenilebilir.
İklimin duyuluşu, bilginin özümsendiğine, içselleştirilebildiğine, yaşanabildiğine işaret eder. Yüzeyde kalan, ezberlenmiş bilgilerle, o bilginin coğrafyasına hele hele iklimine ulaşma olanağı yoktur. İklimsiz, havasız edebiyat, iklimsiz, havasız felsefe, edebiyat ve felsefeyle uğraşanların sayılarında artışla birlikte çok sık gözlediğimiz durumlardır.
Elbette metinlerde de havasızlıkla, iklimsizlikle karşılaşıyoruz: Hava ve iklim o metnin satır aralarında durur, okuyabilen varlığını ya da yokluğunu fark eder.
Edebiyat ve felsefe coğrafyalarında, havaya ulaşıp, iklime kavuşmak, düşündürücü, etkileyici ürünler yaratmak açısından önemlidir.
İklimsiz edebiyat, iklimsiz felsefe, bizi edebiyat ve felsefe coğrafyasında taklitci, kopyacı, biçimci, sığ kılar.
Edebiyat ve felsefede özgün ürünler, satır aralarında taşıdıkları iklimleriyle belli olur.
Coğrafyada yaşarken üç temel başarı: İklim duymak, iklim okumak (iklimin uzağında kalarak onu anlamaya çabalamak!), iklim oluşturmak (yaratıcı etkinlik ve ürünlerle!)tır.
Bizim ülkemiz gibi ülkelerde, çevreden ortama, ortamdan çevreye geçişlerin içten hava ve iklim yaşantılarıyla gerçekleşmesi, bu ülkelerden ortama katkıda bulunan ürünlerin özgünlüğünü, kendine özgülüğünü güçlendirir.
COĞRAFYADAKİ İKLİMİN ÜÇ AYIRICI TEMEL ÖGESİ:
KAYGI, OLANAK, ÜRÜN COĞRAFYASI
Coğrafya sözcüğünün kökeninin, geo+grafein, yer ve yazmak, çizmek sözcüklerinden oluştuğunu düşündüğümüzde, coğrafyanın baştan sınırları sıkı sıkıya belirlenmiş bir alanı belirlemediğini görebiliriz.
Örneğin edebiyat ve felsefeyi birbirinden ayıran mutlak, değişmez sınırlar var mıdır? Bir yapıtın, bu coğrafyalardan hangisine girdiğini, her durumda, mutlak olarak söyleyebilme olanağımız var mı? Örneğin, Nietzsche Zerdüşt’ü yazarken hangi coğrafyada durmaktadır? Edebiyat ortamının illerinden birinde mi yoksa felsefe ortamının illerinde mi? Hangi coğrafyanın ürünüdür Zerdüşt ? Hatta Wittgenstein’ın Tractatus’una bile edebiyat coğrafyasında yer açmak isteyenlere rastlayabiliyoruz. Belki toplumların kültürlerinde"bilgelik”,"hikmet” coğrafyalarında olan nice yapıtı edebiyata, felsefeye yerleştirdiğimiz oluyor ya da tam tersine, felsefede, edebiyatta olanları hikmet coğrafyasına koyabiliyoruz. Bir coğrafyanın geçilmez surları ya da çitleri yok. Coğrafyalar arasında yoğun bir etkileşim var.
Bu sınır sorunu, bu bir yapıtın hangi coğrafyaya girebildiği sorunu, bir coğrafyanın ortamına, ortamın havasına hatta iklimine girememişler için tartışılmamalı diye düşünüyorum. Zerdüşt’ü tartışabiliriz, çünkü o, edebiyatın ya da felsefenin iklimini taşıyan bir yapıt, iklimli bir yapıt.
İklimli yapıtın hangi coğrafyada yer alacağı tartışması, önce buradaki"iklimli yapıt” kavramının açık kılınmasıyla başlamalı. İklim her zaman belli bir coğrafyanın iklimidir. İklimli yapıtlar kimi zaman çok farklı coğrafyalardan beslenebilirler; farklı coğrafyaların arazilerinden, arsalarından, mahallelerinden, kentlerinden beslenmiş olabilirler. Felsefe coğrafyasında edebiyat iklimi, edebiyat coğrafyasında felsefe iklimi bulunabilir, yaratılabilir. İşte, bu noktada edebiyat ve felsefe coğrafyalarının ilişkilerinden doğan iklimli yapıtlar için üç temel kavram ortaya atılabilir: Kaygı, Olanak, Ürün Coğrafyası. Bir yapıt, bir coğrafyayı ardına alan, o coğrafyaya dayanan bir kaygıyla ortaya konulur, iklimli ise. Örneğin, felsefî bir kaygıyla, felsefe coğrafyasını gözeterek, onu göz önüne alıp, orayı başlangıç noktası alarak ortaya çıkmaya çalışabilir.
Yapıtın felsefî kaygıyla ortaya konuluşu, bir çıkış noktasını gösterir. Felsefî kaygıyla, örneğin edebî olanağı kullanabilir: Edebiyat coğrafyasının sunduğu olanaklarla (anlatım biçimi, sözcük kullanımı gibi…) çıkışını sürdürebilen böyle bir yapıt tamamlandığında edebiyat ya da felsefe coğrafyasının bir ürünü sayılabilir.
Bu tek örnekten yola çıkıp genel olarak konuşursak, kaygı, olanak, ürünün hangi coğrafyada kabul edileceği konusunda aşağıdaki tabloyu oluşturabiliriz.
|
Kaygı |
Olanak |
Kabul Edilen Coğrafya
(Ürün Coğrafyası) |
1. |
F |
F |
F |
2. |
F |
F |
E |
3. |
F |
E |
F |
4. |
F |
E |
E |
5. |
E |
F |
F |
6. |
E |
F |
E |
7. |
E |
E |
F |
8. |
E |
E |
E |
Burada E, edebiyat, F, felsefeyi gösteriyor. Örneğin, birinci satırı okuduğumuzda yapıtın özellikleri şöyle belirir. Felsefî kaygıyla, felsefenin olanaklarını kullanarak, felsefe coğrafyasına kabul edilmiştir. Benzer biçimde ikinci satırdaki yapıt, felsefî kaygıyla, felsefenin olanağından yararlanmış, edebiyat coğrafyasına kabul edilmiştir (Böyle bir yapıt olabilir mi? Örneğin Tractatus’u edebiyat yapıtı sayan bakışın yorumu böyle olabilir. Yine üçüncü satır, felsefî kaygıyla, edebiyatın olanaklarını kullanarak felsefe coğrafyasına kabul edilmiş yapıttır; belki Nietzsche’nin Zerdüşt’ü böyle yorumlanabilir.
Sözgelimi yedinci satırı nasıl okumalı? Edebî kaygıyla edebiyatın olanaklarını kullanan felsefî bir yapıt? Nasıl bir yapıt olabilir bu? Okur diğer satırlardaki yapıtlara da örnek arayabilir.
Demek ki coğrafyalar arası kalın duvarların olmadığını, ortak alanların, sınır alanlarının (sünoria diyordu Eski Yunanlı!) bulunduğunu, yapıtların farklı coğrafyaların iklimlerinden beslenebildiğini göz önüne aldığımızda, bir yapıtın felsefî mi, edebî mi olduğu sorusunun pek de kolay yanıtlanmayacak bir sorun olduğunu görüyoruz. Geo-grafein"yer-çizmek”, yorum gücümüze, kaygılarımıza bağlı. Edebiyat yapıtlarını felsefî bir okuyuşla besleyip, felsefî bir iklim içinde soluyabiliriz. Benzer biçimde felsefe yapıtlarını edebî bir okuyuşla, edebiyat iklimi içinde yaşayabiliriz.
Peki, nedir, edebiyat ve felsefe coğrafyasının olanakları, bu olanakları kullanan kaygılar nelerdir?
Çünkü, iklimli ürünleri ortaya çıkaran kaygılar, olanakların tanınmasıyla başlar!
Edebiyat ve felsefe coğrafyalarının olanaklarını beşer noktada özetlemeye çalışacağım.
Edebiyat coğrafyasını yaşayabilen, iklimini soluyabilen evren karşısındaki duyuş gücünü harekete geçirir; duyuş daha önce yaşantılayamadığımızı, anlayamadığımızı, kavrayamadığımızı duymak demektir. Gözümüzün açılması, ufkumuzu karartan alışkanlıklarımızın, tembelliğimizin, meraksızlığımızın sonucu"basiretimizi” yitirmemizle ortaya çıkan körlüğümüzün giderilmesi demektir. Edebiyat, daha önce fark edemediğimiz duyguların, düşüncelerin, yaşam biçimlerinin karakterlerin duyulur, algılanır, düşünülür kılınmasında çok etkilidir. Öyleyse, kısaca, edebiyat insana duyuş sunan bir uğraş, bir etkinliktir.
Edebiyatın ikinci olarak sunduğu olanak dil bilinci, dil duyarlılığıdır. Edebiyat hangi dilin edebiyatı ise o dilin sınırlarını, ufkunu genişleten güç taşır içinde; sözcüklerin kullanımına açılımlar getirir, yeni tatlar kazandırır. Yeni kullanımlar sunar; anlam dünyamızı genişletir, dönüştürür, dil duyarlılığımızı inceltir, keskinleştirir. Metafor, öyküleme, deyiş olanaklarını arttırır.
Edebiyat, duygu ve düşüncelerin dil yardımıyla dışa vurulduğu bir alan. Edebiyat, bunu bir yanıyla anlatı, anlatılama (narration) olanaklarıyla yapar. Destanlar, masallar, kıssalar, öyküler, romanlar, gerek manzum gerek nesir diliyle, insanı duyuşları, düşünceleri ile anlatır. İnsan kendini anlatmak zorunda olan bir varlıktır: Anlatmaya yazgılı bir varlık. Birlikte yaşamanın gerektirdiği, yaşanılan çevreyle baş etme gerekliliğinin zorladığı kaçınılmaz bir durum: Etkileşim. Etkileşimin olduğu yerde insan için iletişim var; iletişimin varlığı ise, iletişime girenlerin kendini anlatmasını gerektiriyor. Duyuş gücüyle, dil duyarlılığını canlandırarak, insanın kendini anlatmasıdır edebiyat:"Anlatma”,"Anlatım” edebiyatın sunduğu üçüncü olanaktır. Anlatı, yazılı, sözlü dilin ötesinde diğer sanat coğrafyalarına da sıçramıştır; tiyatro, sinema, bale… gibi. Bir anlamda, sanatın tümünün anlatıların ardında olduğu söylenemez mi? Ne denli soyut olursa olsun, bir resim, bir heykel, bir müzik yapıtına"ne anlatıyorsun?” sorusunu soramaz mıyız?
Dördüncü olarak insanın duygu dünyasıyla ilgilidir, edebiyat. Duyguları ortaya koyma, canlandırma, farklı boyutlarını gösterme, insan yaşamındaki yerini sergileme, insanın duygularıyla nasıl yaşadığını betimleme, irdeleme, eleştirme, edebiyatın sağladığı olanaklardan biridir.
Bu çalışmanın sınırları içinde edebiyatın sunduğu olanakların sonuncusu felsefî coğrafyayla yer yer örtüşen bir olanaktır: Yorum. Edebiyat, insanı duyuş gücü, dil duyarlılığı, duygusal açılımı ile anlatmaya çalışan bir etkinlik. Zaman zaman bir anlatı, insanı ve yaşamını varoluşsal yapısıyla, metafizik derinliği içinde kavramaya yönelir. Orada oluşan anlam iklimi başka coğrafyalarda kolay kolay bulamayacağımız zenginliğe ve yoğunluğa ulaşır. Herhangi bir edebiyat okurunun Dostoevski’nin romanlarında bulduğu insanın derin boyutlarını, Heidegger, Hölderlin’de, Rilke’de, Stefan George’da, Paul Celan’da buldu. Edebiyatın dünyayı yorumu, felsefenin yorumuyla etkileşime girebilir; felsefe edebiyatı, edebiyat felsefeyi besleyebilir (R. Rorty, 1980’lerden sonra bunu görebilen felsefecilerden biridir!)
Felsefenin olanaklarını da çok kısa olarak, belli bir açıdan, kaba bir yorumla yine beş noktada söyleyebiliriz.
Kavramların işleyişini betimleme, işleyen kavramları eleştirme, yeni kavramlar önerme, önerilmiş kavramları sorgulama, irdeleme, eleştirme: Felsefenin temel olanaklarından ilki.
Kavramlarla yaşamımıza egemen olan anlamları, değerleri anlamaya çalışırız. Anlama (Verstehen), felsefenin ardında olduğu bir çaba. Bilimin, sanatın, dinin sunduğu açıklamaları yorumlayıp, irdeleyerek, yaşamı, evreni tüm boyutlarıyla derinden kavrama çabasıdır,anlama.
Felsefenin sunduğu üçüncü temel olanak, çözümleme gücüdür. Çözümleyici felsefe, kavram aydınlanmalarını gerçekleştirerek düşünceleri olabildiğince bulanıklığından, belirsizliğinden arındırmaya çabalar.
Çözümleme çabası, felsefenin dördüncü olanağı olarak sayabileceğimiz temellendirme ile yakından ilişkilidir. Temellendirme, felsefede ortaya konan savların haklı kılınması uğraşıdır. İleri sürdüğümüz savların gerekçelerini, dayanaklarını gösterebilme çabasıdır. Savların havada, dayanaksız kalmaması sorumluluğuyla yürütülür.
Son olarak bu dört olanağın da bir araya getirilip bir bütünlük kazandığı olanak, resimleme olanağıdır. Kavramlar arcılığıyla, kavramların"sınırlarının ötesini” (transzendent) anlama olanağıdır. Bu anlama etkinliği içinde ortaya çıkan düşünceleri çözümleme, bu anlama ve çözümleme etkinliklerini belli ilkeler ve dayanaklar doğrultusunda temellendirme ile insana, kendisi, yaşamı, evreni hakkında görüş sunan resimlendirme etkinliği, yüzyıllarca felsefeye can vermiştir.
Edebiyatın sırasıyla duyuş, dil duyarlılığı, anlatım, yorum, duygu olanaklarına paralel olarak felsefede sırasıyla anlama, çözümleme, resimleme, temellendirme, kavram oluşturma olanakları olduğunu söyleyebiliriz.
Edebiyatın ve felsefenin bu olanaklarını görebilen, coğrafyanın, coğrafyaların konukları, görüşlerini bu olanaklara dayandıkları kaygılarla yazabilirler. Edebiyat coğrafyasında felsefe iklimi, felsefe coğrafyasında edebiyat iklimi içinde yaşayabilirler.
------------------------------------
Ocak-Temmuz 2007
Adana-Ankara
|
|
|