Odtü-Felsefe Bölümü sayfasý
   
     
   
Prof. Dr. Ahmet İNAM
   
         
         
 
Ana Sayfa
 
   
Online Yayınlar
   
   


BİLİNÇ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Bilinç, çok karmaşık insan bedeninin etkinliklerini, insanın dünyaya anlam vererek, gerçekleştirdiği yaşantısını, ruhsal, toplumsal, kültürel, siyasal boyutlarda süregiden yaşamını açıklamaya yarayan bir kavram. Bu çalışma ne felsefe tarihinde bilinç kavramını açıklayıcı öğretilerin tartışılmasını, ne de çağdaş felsefede bu kavrama ilişkin görüşlerin çözümlemelerini, eleştirilerini içeriyor. Burada, belli bir insan anlayışından kaynaklanan bir bilinç modeli sunuluyor. Bu model, farklı kaygılarla, bilinç araştırmalarına; değindiği sorunlar, verdiği ipuçlarıyla katılmayı deniyor.

Bilinç araştırmalarında, bilinci anlama, yorumlama, sorgulama çabalarında taşınan kaygılar açısından, farklı yönelimleri belli bir sözlükle aşağıdaki gibi saptayabiliriz:

1. Beden işleyişine bağlı olarak bilinç işleyişini felsefece açıklama etkinlikleri (örneğin nöro-felsefe!),

2. Anglo-Amerikan felsefenin zihin-beden ilişkilerini sorgulayan tartışmaları (zihin felsefesi!),

3. Bilincin işleyişini "fenomenolojik" (E. Husserl anlamında!) temelde anlama, betimleme uğraşları (Bilinç Aktlarının fenomenolojik açıdan betimlenmesi!),

4. Beyin ve sinir sistemiyle uğraşan hekimlerin, nörologların, psikiyatristlerin araştırmaları,

5. Yapay zeka araştırmacılarının, bilgisayar programcılarının mühendislik açısından, insan beynini "kopya" etme, "simüle" etme gayretleri,

6.  Mistiklerin, din felsefecilerinin, "spiritizma" ile uğraşanların etkinlikleri,

7.  Sosyal bilim ve siyaset bilim kuramcılarının ideolojileri, insanın dünyayı, toplumu kavramasını incelerken ele aldıkları bilinç kavramı üstünde geliştirdikleri tartışmalar,

8. Psikologların, sosyal psikologların, antropologların anlama, anlam verme, kavrama etkinliğinde insanı araştırırken dayandıkları bilinç anlayışları,

9.  Kültür insanlarının, sanatçıların insanı yorumlarken bilinci sorgulamaları, yorumlamaları.

Bütün bu farklı yönelimlerle gerçekleştirilen çabalar arasında eldeki çalışmanın yeri nedir? Türkiye'de yaşanan hayatın dayandığı zengin birikimden, kültürümüzün canlanıp, Türkçe ile düşünmeye verilecek önemle gerçekleştirilecek dil zenginliğinden yola çıkan, insanımızın eksikli, özürlü yanlarının giderilmesi kaygısı taşıyan bir bakış açısı ve tavırla bir bilinç anlayışı oluşturulmaya çalışılacak bu yazıda. Bu oluşturulan modelin felsefede, bilimde yapılan çalışmalara ters düşüp düşmediği, açıklayıcı olup olmadığı, böyle bir bilinç anlayışıyla geliştirilebilecek insan anlayışının, hedeflenen (yazarın ya da okurun hedeflediği) insan anlayışına uyup uymadığı okurun yargılarına bırakılmaktadır.

Bilinç Modelinin Dayandığı İnsan Anlayışının Temel Özellikleri

"Model" düşüncesine uzak olanlar için, bilincin "bir tek doğru" açıklaması vardır, bu da "bilimsel" verilerle ortaya konan açıklamadır. Elbette geliştirilebilecek bir "model", bilimdeki araştırmalara, bulgulara ters düşmemelidir. Araştırmaların ve bulguların ortaya koyduklarını farklı kaygılarla, farklı biçimlerde yorumlama olanağı vardır. "Gerçek" onu açıklamaya çalışan kuramlardan, modellerden hep "fazla"dır; dolayısıyla bir çok "modelle", kuramla açıklanma olanağı vardır.

Buradaki modelde kaygı, bir insan anlayışını tartışarak, irdeleyerek geliştirmeye çabalamaktır. Gönlümüzde, nasıl bir insanın dünya gezegeninde yaşamasını istiyoruz? Yanıtım: Gönlü olan insanın. Gönül sahibi insanın bu yazı çerçevesinde şimdilik on temel onto-ethik karakteri, özelliği içinde taşıdığını düşünüyorum.

1. Özgürdür, gönlü olan insan. Bu özgürlük ona "yalnızca dışarıdan" yasalar ve toplumsal düzenlemelerle sağlanmış özgürlük değildir. İnsanın "iç" özgürlüğünden söz ediyoruz. Kararlarında, seçmelerinde,belirleyiciler altında "özgür" olabilen; kendini belirleyen etkilerin, engellerin, zorlukların neler olduğunu anlamaya gönüllü, açık; anlayabilen insandır özgür insan.

2. Özerktir. Otonom. Özgürlüğünün sağladığı hareket olanağı, onu "kopya çeken", "özenti" biri yapmamalıdır. Özerk insan, "iç dünyası" egemenliğine, istiklaline kavuşmuş, bağımsız bir kişidir. Özgürlüğünün erki kendindendir. Özerk "başına buyruk" biri değildir, bir anlamıyla. Özerkliğinin diğer insanların özerkliğine bağlı olduğunu bilir.

3.  Diğer insanlara bağlılığının, bağımlığının verdiği bir özellik de onun özgül olmasıdır. Özgüllük, bir kültüre, inanç düzenine, yaşam biçimine özgü oluştur. Özgürlük ve özerklik ancak özgüllük içinde gelişebilir. Özgül insan, belli bir toprağın, kültürün insanıdır. Çağımız böyle bir özgül insana pek sıcak bakmıyor. (Globalleşme, dünyanın bir "köy" oluşu savı!)

4. Özgündür. Özgün olmaya çabalayandır. Orijinalliği, özüne uygun etkinlik içinde oluşundan gelir. Sahip olduğu gizil güçleri (potansiyelleri) gerçekleştirmeye, taşıdığı yetenekleri kuvveden fiile çıkarmayla uğraşır.  Özünü oluşturmaya, kurmaya, keşfetmeye doğru yönlendirir yaşamını.

5. Özdendir. Burada "özdenliği" kendiliğindenlik, içtenlik anlamında yorumluyorum. Kendi özünden çıktığı için, özgün, "orijinal" olabilir. İki yüzlülük taşımadığından.

6. Özlemlidir. Oluşturacağı "öz", "benlik", bilinç düzeni, sürekli üzerinde çalışılması gereken, "inşası bitimsiz" bir özellik taşıdığından, içinde yaşanılanla varılması hedeflenen arasından ortaya çıkan kapatılamaz uçurum, gönlü olan kişiyi özlemli kılar: Özlem, yaşayabileceği özgür, özerk, özgül, özgün, özden... kişilerin bulunduğu dünyayadır. Özlem, bu özelleri edinebilme, taşıyabilme olgunluğuna erişebilmeyedir.

7.  Özenlidir. Titiz, çalışkan: Ayrıntıları unutmayan. Akıl yürütmesinde gedikler vermemeye çalışandır.

8.  Özverilidir. Değerler yaşayan bir insandır çünkü. Sahip olduğu değerler için tehlikeleri göze alır. Değerleri yaşar, yaşamaya çalışır, yaşadıklarının bedelini öder, ödemeye hazırdır.

9. Özgedir. Bu sözcüğün Türkçe'deki alışılmış anlamları "başka, diğer, yabancı"dır. Ben bu çalışma bağlamında, Kazak, Özbek, Uygur Türkçe'lerindeki anlamını yeğliyorum. Özge, bu anlamıyla "değişik" demektir. Türkçe'de kullanılan anlamlarıyla birlikte özge oldukça zengin anlam renkleri taşıyor. (Örneğin Divan-ü Lugat-it Türk, III, 155-4' de, -Türk Dil Kurumu, Besim Atalay çevirisi, 1986) özge, "öze" anlamında, bana, kendime, özüme olarak geçiyor; o dönemin, o coğrafyanın telaffuzuyla! Özge, özgül, özden olan insanın bağnazlığını, ruh darlığını önleyen bir özellik: Özünüze özge olabilmek! "Değişik" anlamın özgeyi özge kılan da budur: Hem öze yöneliktir, hem öze yabancı, özden başkadır! Öze varabilmek, bilinç düzenini sağlam kurabilmek özge olmayı gerektirir: Bilinç düzeninin devingenliği, özgelik olmadan öze yürümenin zorluğunu gösterir sanırım. (Kendimizi "ötekiler" yardımıyla öğrenebileceğimiz olgusu!)

10. Özgeliğin öze giden yolda katkısı ancak özümseme ile olanaklıdır: Özümseyendir. Özgeliği özdenlikle, özgüllükle, özgünle birlikte özümlemiştir. Özümseme, bilinci oluşturan öğelerin ahengi; duygu, düşünce ve davranışların bir bütünlük içinde yoğrulması demektir.

Bu saydığım özellikleri anlatan kavramlar beş ayrı kavram çifti oluştururlar: (Özgürlük, Özenlilik), (Özerklik, Özverililik), (Özgünlük, Özgüllük), (Özdenlik, Özlemlilik), (Özgelik, Özümseyenlik).

Her kavram çiftindeki kavramların taşıdığı özellikler, birbirlerini tümlerler; bilinç taşıyan insanın bilinç düzeninin olgunlaşmasına katkıda bulunurlar.

Yaşantı Uzayında Beden ve Öte

Bilinç nerededir? Bir "yer" midir bilinç? Öyleyse nasıl bir yerdir? Bilinci Platoncu bir "idealar alemi"ne yerleştirmiyorum. Bedenin bir açılımıdır. Dünya gezegeninde bedensiz var olamaz. (Parapsiklolojideki tartışmalara kapalı kalmamak koşuluyla: Bilinç bu gezegende bir enerjiyle gösteriyor kendini!) Bedenin işlevlerine indirgenemez, ondan bir anlamda "fazla"dır. Bilinç bedenin olduğu yerde "gösteriyor" kendini. Bu çalışmada onu "benzetme"lerle, metaforlarla anlatmayı deneyeceğim. Metafor, sözcük anlamıyla "taşıma", dönüştürme, "transfer" demek. Bilinci, böylesi bir anlam dönüşümüyle anlatacağım.

Bilinç yaşantı uzayındadır. Duyduğumuz, duyumsadığımız, düşündüğümüz, düşlediğimiz, anımsadığımız, umduğumuz herşey yaşantıdır. (Erlebnis, Erfahrung) Yaşantılar bilinçte yaşanır. İnsan bilinciyle gerçekliği karşılar. Bilinç, bu anlamda, insanın gerçeklikle karşılaşma yeridir. Bu "uzayda", yaşantılar işlenir. Yaşantı işliğidir bilinç. Duygular, düşler, düşünceler gözden geçirilir; onlarla, başarılabiliyorsa hesaplaşılır. Yaşantılardan dokunur bilinç, bir ölçüde "inşa" edilir. Bilincin yapısına, bireysel özelliklerine göre bilinç düzenleri oluşturulur.

Beden, bilincin komşusudur. Aralarında çok sıkı bir etkileşim söz konusudur. Bedenle çalışır bilinç. Bedenden çalışır. Beden de, bilinç de açılabilen, alanını genişletebilen, dönüşebilen varlıklardır. Bilinç bedenin açılımıdır, demiştim. Bilinç de, hem bedene hem bedenin dışına doğru açılabilir. Hem bedeni hem dışını bilebilme bölgesini genişletebilir. Bilinç kendi üzerine de açılabilir, birazdan üzerinde duracağım.

Bilinç-beden bütünlüğüne beri, bu bütünlüğün dışına da öte diyorum. Yaşantıların bilince, beden aracılığıyla ulaşan bölümünde, öteden gelen duyulardan (görme, dokunma, işitme, tatma, koklaması gibi), bedenden kaynaklanan duyumlardan örneğin ağrılardan, söz edebiliriz. Bilinç öteyle ilişkisinde bedeni kullanır, kendi içindeki yaşantılardan da yararlanır.

Ötede, çevre ve ortam bulunur. Bilinç, öteyi çevre ve ortamdaki durumlarda yaşar. Çevre, bilinci saran fiziksel özellikler taşıyan nesnelerden oluşur. Doğa, kent, insanın ürettiği eşya, bilince çevre oluştururlar. Ortamsa (çevreye yüklediğimiz anlam ve değerlerden, düşüncelerden, görüş, yorum, model kuramlardan meydana gelir. Bilinç, çevre ve ortam içinde durumları yaşar; durumlar, belli koşullarda, belli etkiler altında, belli zaman süreleri içinde bilincin ortam ve çevreyle etkileşimleridir. Bilinç her zaman bir durum içindedir, bir çevre ve ortam içinde.

Bilinç dışında ne vardır? Beden ve öte! Bilinç temelde üç kaynaktan gelen yaşantıları yaşar demiştim: Bedenden, öteden ve kendisinden. Bilince yaşantı yağar, yaşantı akar. Bilinç, yaşantı uzayındaki işleyişin çok azını bilebilir. Bilincin yaşantılar uzayı olması, yaşantıların bilincine varılıyor demek değildir. Bilinç dışı, bilinçteki akış, işleyiş düzenini etkiler. Beden, bilinç duyarlıdır; bilinç, beden duyarlı, ikisi birden beriyi oluştururlar. Beri, öte duyarlıdır. Bilinç, bilincine varamadığımız, işleyişine, düzenine çoğu zaman egemen olamadığımız bir yapı taşır. Bilinç düzenine egemen olmak, beden düzenine egemen olmaktan daha zordur. Belli alıştırmalar, yoğun bir beden eğitimi, beslenme düzeni ile bir ölçüde bedenin işleyişi denetlenebilir. (Anatomi, fizyoloji, nöroloji ile farmakolojik bilgi bu denetimin güçlendirilmesine katkıda bulunabilir!) Bilinç, hem bedenden hem öteden gelen etkilerin anlaşılmasındaki zorluktan, kendi yapısının, bilinç uzayının ontolojik özelliğinin kavranmasındaki sıkıntılardan dolayı, denetimi çok çetin bir yapı taşıyor.

Yaşantıların akışı, dönüşümü, engellenmesi, bastırılması, kılık değiştirmesi, beden, bilinç ve öte arasındaki kapı ve pencerelerin varlığı ile açıklanabilir.

Önce pencerelerden başlayalım. Yaşantı uzayında, bilinç, beden ve öte arasında altı pencere bulunur. İlki bedenden öteye "bakan" penceredir. Beden bu pencereden öteyi görür, algılar. Bedenden bilince bakan pencereden, beden bilinci görür: Bilinç duyarlı beden, bilinci izler ve işleyişinden etkilenir. Üçüncü pencere bedenin kendine açılan penceredir. İşleyişine duyarlı beden kendini farkeden, duyabilen, yaşayabilen bedendir. Dördüncü pencereden, bilinçten bedene açılan pencereden görünen, bilincin gördüğü bedendir: Bilincin bedenle ilişkisinin yönetildiği pencere. Bilincin bedene sahip çıkmasının değerlendirilmesinin yapıldığı pencere. Bu pencerede görülenlerin her zaman bilincine vardığımız söylenemez. Bilinç pencereden görebildiğini görür, kapılarını ona göre denetlemeye çalışır, kararlar alır.

Beşinci pencere bilinçten öteye bakan penceredir. Bir çok açıdan ilginç penceredir bu: Bilinç öteyle olan ilişkisini çoğu zaman bedenin açtığı pencereden sağlar (duyu verileriyle örneğin...). Oysa öte, yalnız fiziksel bir yapı taşıyan "çevre"den oluşmuyor. "Ortam", çevrenin anlamı, yorumu, değerlendirilmesi bilincin kendi yaşantılarıyla; duygu, düşünce ve düşlerle yapılır. Bu pencere, sanata, bilime, düşünceye açılan penceredir. Elbette "uzaklardan" bedenin etkileri sürebilir, buradan görüleni anlamaya; yine de pencere, bir anlamda, bilincin öteye "doğrudan" açılan penceresidir, bu pencere.

Alımcı pencere, bilincin kendine açılan penceredir. Bir çok insanda kapalı, yarı kapalı, belki de buzlu camlardan oluşmuş penceredir. Oysa bilinç kendine açılabilen, kendi üzerine derinleşebilen kendi içini araştırabilen, kendini içleyebilen (içini zenginleştirebilen) bir varlıktır.

Pencerelerden görebilmek, yaşantı uzayının ustası, "efendisi" olabilmek, öncelikle pencereleri farketmekle, bedenimiz ve bilincimize "sahip çıkmak"la sağlanabilir. "Bilinç düzeyi yüksek" insan diyebileceğimiz insanın, yaşantı uzayındaki pencereleri, böylesi pencerelere duyarlı olduğu, beden-bilinç-öte bütünlüğünü yaşayabildiği için, bir ölçüde açıktır.

Doğu bilgeliğinin uzun çileli bir "terbiye" ile pencereleri açık kılma etkinliği, hala içinde yaşantı uzayını anlamak açısından, önemli ipuçları taşıyabilir. Ben, pencerelerin yapısının yaşantı uzayının tanınması, araştırılmasıyla giderek anlaşılacağını düşünüyorum. Unutmayalım ki, yaşantı uzayı bilgisi, yaşama deneyimi olmadan kazanılamaz. Beden üzerinden çalışmalar yapmak, araştırıcının kendisinin katılmasını gerektirmediği için (giderek böylesi bir katılım, "öznel" sayıldığından, alışılagelen bilimsel araştırma yöntemlerine ters düşer!) daha kolay; başlangıç için daha uygun görünüyor. Bilinç salt bedensel yolla anlaşılmaz. Nedeni açık görünüyor: Yaşantıların dıştan incelenmesi olanaklıdır; onları ortaya çıkaran durumları "dıştan" araştırabilir, gözlemler yapabilirsiniz ama yaşantılar "içten" yaşanırlar. Örneğin, diş ağrımı ancak ben yaşayabilirim; sevincim, ne denli üleşsem de, benim yaşadığımdır; yaşantılarım "mahremdir", özeldir (private!). Bilincimin de böyle bir özelliği var; yaşantı uzayında, yaşantıların yaşandığı bir yer olarak: Bilinç, yaşayanın bilincidir: Dışarıda duran bilinç, ötekinin bilinci, sizin bilinciniz değildir, "öte"dir sizin için. Bilinç ve beden "beri" dedir oysa. Bilincimi inceleyen, "öte"deki bilincimi inceleyebilir ancak. Oysa, bilincim, öteden inceleyerek tüketilemez, berim, hep "orada"; yaşama uzayındadır. "Beri" ise özeldir, "bir tek bana" aittir: Ancak, özneler arası iletişimlerle bir ölçüde, "öteye" çıkarılabilir, ötelenebilir, alışılagelmiş deyimlerle nesnelleştirilebilir.

Altı penceresinin yanında, altı da kapısı var yaşantı uzayının. Bedenden öteye, bedenden bilince, bedenden bedene, bilinçten öteye, bilinçten bedene, bilinçten bilince açılan kapılar. Kapılar, pencerelerden farklı olarak, yaşantıların aktığı, süzüldüğü, dönüştürüldüğü yerlerdir. Bilinçte, bilincine varılarak yaşanan bir takım yaşantılar, üç kez dönüştürülmüş, iki kapıdan geçmiş yaşantılardır: Öteden bedene gelmiş, bedenden öteye açılan kapıdan, nice dönüşümlerle geçmiş, sonra bedenden bilince (öte açısından, duyu organlarının sinirler ağından beyine...) açılan kapıdan bilince ulaşmış, bu arada bir kez daha dönüşümden geçirilmişlerdir. Bilinç, kendine ulaşan yaşantıları bir kez de kendisi dönüşüme uğratır. (Dönüşüme uğratma yerine, "kodlama", "yeniden düzenleme" diyebilirsiniz. Örneğin, psikolojide savunma mekanizmalarının bir bölümü bu tür dönüşümlerle gerçekleşiyor!)

Bilinçteki yaşantıların, yaşantı hareketlerinin neden çok azının farkındayız? Bilinçte neden bilemediğimiz, denetimimiz altında olmayan yaşantı süreçleri yaşanıyor? Neden bilinç bizim elimizde değil? Bir ölçüde elimizde, bir ölçüde bilincimize egemeniz. Neden tümüyle bilincimizde olanların bilincinde değiliz, denetimini ele geçiremiyoruz? Bilinç neden kendi kendisinin bilgisine ulaşamıyor, kendisinde neler olup bittiğinin farkına varamıyor?

Bilinç uzayında, yaşantı uzayının bir parçası olarak bir meydan ve bir haneden söz edebiliriz. Bilinç meydanı, bilince açık, dile getirilebilip, iletilebilen yaşantılarla yüklüdür. Bilinç, kendi meydanında dolaşabilir, meydanı düzenleyebilir. Bilinç, bilinç meydanına egemendir! Oysa, bilinç, yalnızca meydandan ibaret değildir. (Aydınlanma düşüncesi "aklı" böyle bir meydandan oluşmuş sanıyordu, bir bakıma.) Bilincin bir de "kapalı alanı" mahremiyeti vardır. Bilincin hane hayatı, ancak belli bir bilinç eğitimi, terbiyesi ile kısmen farkedilebilecek bir hayattır. Bilinç düzeni, yalnızca meydan düzenlemesiyle sağlanamaz. Hanenin öyküsü, psikanaliz tarafından, farklı psikoloji, psikiyatri kuramlarıyla; felsefede Hegel, Marks, Schopenhauer, Nietzsche ve varoluşçu düşünürlerce anlatılıp duruyor. Öykü biteceğe benzemiyor.

Yaşantı Uzayının Güç Alanları

Yaşantı uzayında bilinç ve bedenle, "beri"yle ilgili dört güç alanından söz edebiliriz. İnsan, bedeni ve bilinciyle çevre ve ortamına güç yayan, buralarda "güç alam" oluşturan bir varlıktır. İnsan nereye gitse bu alanları yanında götürür. Bilincin içinde ve dışında, bedenin içinde ve dışında olmak üzere dört alan, insanın güç alanını ortaya koyar.

Bilincin iç güç alanı, bilinç içindeki yaşantı hareketlerini etkiler, bu hareketlerden etkilenir. Güç alanı, bilinç düzeninin yürütülmesinde bir enerji kaynağıdır. "Benlik", (self) bilinç içindeki yaşantı akışının trafiğini, işlenişini düzenler, düzenlemeye çalışır. Benlik, bilincin bütünlüğünü sağlayan bir düzendir. Bütünlük, bilincin iç güç alanıyla, kısaca bilinç iç alanının güçlülüğü ile sağlanabiliyor. İç alanın zayıflığı, dağılan yarılan benlik anlamına gelir: Bilinç düzeni kendini sürdürecek enerjiyi bulamaz. Duygu, düşünce, düşler ya şiddetlerini yitirir, ya da şiddetleri arasındaki ahenk bozulur.

Bilincin dış güç alanı, onun bedenle, öteyle ilişkiye geçmesini sağlar. Dış alan, bedene, bedenden öteye uzanır. İnsan, çevre ve ortamında dış alanla diğer insanlarla ilişkiye geçer. İç ve dış alanlar etkileşim halindedirler. İç alan, dış alanı etkileyebilecek özellikte ise, örneğin, bir insana baktığınızda onun iç dünyasından, iç alanından kaynaklanan olumlu yada olumsuz iletiler (mesajlar) ulaşır size. Çağımız dış alanı düzenleyerek, etkili, güçlü görünmeye önem veriyor.

Bedenin de bilinç gibi iç ve dış alanları vardır. Bedenin iç alanı, iç organlarının düzeniyle, işleyişini etkiler, onlardan etkilenir. Dış alan (tam söylersek, bedenin dış güç alanı!) iç alanla etkileşim halindedir; insanlar arası bedensel etkileşimler dış alanların gücü altında gerçekleşiyor. Beden alanları ile bilinç alanları birbirlerine karışırlar, birbirlerini etkilerler; benlik, bu açıdan yalnızca iç bilinç alanının etki alam içinde değildir; bedenin iç ve dış alanlarından, kendi dış alanından da güç dalgaları alır. Bilincin bedenle eş güdümü, alanlar arasındaki "sağlıklı" etkileşimi gerektirir. Beden-bilinç-öte üçlüsü, güç alanlarının can verdiği yaşantı uzayında var olur.

Nedir güç alanlarının kaynağı? Fiziksel güç müdür güçleri? Ontolojik yapıları nelerdir?

Güç alanlarının yaşantı uzayında olduğunu anımsayalım.

Yaşantı uzayı, çevre ve ortam içindedirler. Öyleyse güç alanlarının hem fiziksel hem de "düşünsel", "anlamsal" özellikleri var: Bilincin iç ve dış alanları, fiziksel, çevresel özelliklerini beyinde, sinir sisteminde, bedenin tümünde akan enerji dalgalan olarak "dışa" vururlar: Bu açıdan, bu dalgalar, şu anda tıbbın "psiko-somatik" dediği bir "enerji" taşırlar. Bedenin iç ve dış alanları "çizgilerini", bilince, bilincin iç ve dış alanlarıyla karışmak üzere gönderirler. Alan "çizgileri" birbirlerini keserler: Bu a1anların birbirlerinin içine girerek "çalkantısı", beden-bilinç-öte arasındaki ayrılamaz bütünlüğün varlığını gösteren önemli bir gösterge.

Yaşantı Ayrışımları

Yaşantı uzayındaki yaşantıların bir kısım özelliklerini bu yazı çerçevesinde kısaca sıralayabiliriz:

1. Yaşantılar zamansal (temporal)dır. Zaman içinde bir sürekliliğe sahiptirler.

2.  Her yaşantı bedene ve bilinçteki etkileriyle var olur. Nedir yaşantı olmak? Bilinçte, bilinç uzayında "izi" olmaktır. Bilinçte sürüp giden, olup biten yaşantılardır. Yaşanan yaşantılar kendilerini yansıtabilme (reflectibility) özelliğine sahiptirler. Örneğin, seyrettiğimiz bir manzaranın yaşantısı yıllar sonra bize kendini yansıtır, kendini sunar. Seyrederken seyrettiğimizin bilincine varmasak bile, seyretmiş olmamız onun kendisini yeniden bize sunmasını, yansıtmasını sağlayabilir. Yaşanan yaşantının yansıtabilme özelliği, dönüşüme uğrasa da onun kalıcılığını gösterebilir.

3.  Yaşantı uzayında hiçbir yaşantı yitmez. (Unuttuklarımız, anımsamadıklarımız onların yok olduğunu göstermez). Onların "yansıtma", kendilerini gösterme "bölge"lerine ulaşamadığımızın bir işareti olabilir. Bilincin düzeni "gereği", yitip gittiğini düşündüğümüz, ya da bedensel yapımızın içinde bulunduğu durumlar sonucu yaşayıp da anımsayamadığımız yaşantılar, yaşantı uzayında "ebedi" yerlerini almışlardır aslında.

4. Her yaşantının salt yaşayan bilincin bilebileceği bir bileşeni (özel bileşen) ile kendini diğer bilinçlere yansıtabildiği bileşeni (kamusal bilinç) vardır.

5. Belli bir bilinç açısından yaşantılar, yaşanan ya da yaşanmayan yaşantılar olarak ikiye ayrılabilir. Yaşanmayan yaşantılar, bilince ulaştığı halde bilincin farketmediği yaşantılardır. (Belli dalga boyunun altındaki ışık ışınlarını göremesek de bilinçte yerlerini alırlar, beden-bilinç bütünlüğüne etkileri olabilir!)

6. Yaşantılar bilinç düzeninde oluşturdukları etkiler açısından belli şiddetlere sahiptirler. Büyük felaketlerde, travmalarda yaşantı şiddeti bilincin yerleşik düzenini alt üst edebilir. Örneğin "huzur" yaşantısı sıfır alınırsa, şiddeti, artı ve eksi olmak üzere niceliksel olmasa da kabaca nitelik açısından değerlendirebiliriz.

7. Yaşanan yaşantıların bir bölümü, bilincine varılmış, üzerinde durulmuş, gözden geçirilmiş bir bölümüyse düpedüz yaşanıp gitmiş yaşantılardır!

Bilinçteki yaşantıları belli bir açıdan sınıflamayı deneyebiliriz. Bedenden geçerek ya da bedenden kaynaklanan duyu ve duyumdan sözederek, yaşantıları ayrıştırmaya başlayabiliriz. Öteden bedene ulaşan, günlük dilde "beş duyu" gibi adlar alan görme, işitme, dokunma, tatma, koklama yaşantıları, duyuları oluştururlar. Duyum sözünü bedenin kendi içinden kaynaklanan, doğrudan öteden gelmediğini düşündüğümüz, ağrı, sancı, sızı gibi adlar verdiğimiz yaşantılar için kullanıyorum.

Duygu, bedenle bilinç arasında ilginç bir yeri olan yaşantıdır. Çoğu kez "akılla" (aklı, modelimiz açısından bilincin meydanında düzenlenen, açıklayıcı, yorumlayıcı, anlaşılmayı sağlayıcı yaşantılar dizgesi (sistemi) olarak yorumlayabiliriz, ilk bakışta!) anlaşılıp, denetlenemediği için filozofların çok fazla ilgisini çekmemiş, sanatın, edebiyatın konusu yapılmıştır.

Düşünce bilincin meydanında ise, duygular çoğu zaman bilinç hanesinde bulunurlar. Düşünce yaşantıları yansıtabilme, ifade edilebilme, düzenlenebilme özellikleri taşıyıp, içeriklerinden soyutlanarak biçimsel hale getirilebildikleri için "yüksek" bilinç yaşantıları sayılmışlardır. Batı düşüncesinin Lagos'u değerli sayılmış, giderek, dinsel, kutsal anlamlar taşımıştır.

Buraya kadar dile getirdiğim yaşantı çeşitleri, yaşadığımız olağan yaşamın, kimi felsefe çevrelerinin "halk psikolojisi" (folk psychology) dediği sınıflaması sayılabilir. Beden-Bilinç-Öte bütünlüğü açısından, bu psikolojinin pek farketmediği bir yaşantı çeşidi üstünde durmak istiyorum. Türkçe'de bu yaşantıya yörelence, bu yaşantının yaşanma sürecine yöreleme diyorum. (Türkçe'de yer bulmamış bir sözcük. Batı diliyle buna sırasıyla, Eski Yunanca'dan çıkarak oikoima, oikoisis diyebiliriz; noema, noesis sözcüklerine benzeterek).

Yöreleme eylemini bilinç nasıl gerçekleştirir? Yöreleme bir öteleme eylemidir. Bilincin alanını güçlendirmesi, uzayda "kapladığı" yeri genişletmesidir. Yöreleyen bilinç, beden-bilinç-öte bütünlüğünü gözeterek işler. Düşünce bilinç içinde kalırsa, "spekülatif", edilgindir; Marks'ın dünyayı değiştirmediğini düşündüğü düşünce olur. Oysa yöreleme böyle bir bilinç etkinliği değildir: Bilincin yöreyi dönüştürme eylemidir. Yöre, bilinci ve bedeni saran ortam ve çevredir, ötedir, ötenin bilinç-beden bütünlüğüne katılmış parçasıdır. Öte, bilincin ulaşamadığı, ulaşamayacağı bilinemez bölgeleri de taşır. Oysa bilinç-bedenle birleştiğinde yöre adını alır: Öteyi yöreleştirme, bilincin atılımlarından kaynaklanan bilinç-beden bütünlüğünün bir başarısıdır. Yöreleme, alışılmış terimlerle söylendiğinde arzu-irade-eylem bütünlüğüdür. Bilinç, iç ve dış güç alanlarının sağladığı potansiyelle yörede "varolmaya" çalışır, yöreler. Yöreleme ürünleri, yörelencelerdir. (Düşünme, düşünce gibi...) Dil bir yörelencedir, yörelenceler yeniden bilince yaşantılar olarak alınır, bu sayede insan düşüncesi daha yetkin, daha düzenli, daha açık, belirgin, tanımlı yürüyebilir. Teknoloji ürünleri, düşünce, efsane, folklor, sanat... ürünleri yörelencelerdir. Yöreleme, dünyayı yaşanır kılma, insanın kılma, deyim yerindeyse insanlama çabasıdır. Yöreleme ile bilim, sanat, din, felsefe, teknoloji (çeşitli mühendislik dallarıyla, tıp, ziraat, hayvancılık...), yönetim düzenleri, hukuk, gelenek, töre, ahlak... oluştu. Kültür, insanın yöreleme etkinliği sonucu geliştirdiği yörelencelerden, kültür ürünlerinden oluşur. Bilinç, ahlak açısından yöreleme ile ötekiyle ilişkiye geçer. Yöreleme, bilincin "dışına", bütünlüğüne, beden ve öteye uzanma, kavuşma, onlarla bütünlenme uğraşıdır.

Bilinç Düzenini Anlamaya Doğru

Bilinç uzayında yaşantılar "başıboş" dolaşmıyor. Düzenleniyor. İşleniyor: bilinç, bir bakımdan yaşantı işliği. Peki, bilinçte yaşantıdan farklı ne var ki "düzenleme" gerçekleşiyor? Bilinç, boş bir uzay olarak verilmiyor bize. Doğuştan, bilinç, belli bir ön-coğrafya ile geliyor. Bedensel bir alt yapı ile donanım kazanıyor bilinç. Bu alt yapının genetik tarihi, belki Jung'cu bir yorumla çok eskilere gidebiliyor. Belli çevre ve ortamda bilincin binlerce yıllık serüveni, tarihsel, kültürel, bedensel dönüşümlerin izlerini taşımasına yol açıyor. Yaşantılar, bilincin bedensel ve kültürel tarihinin oluşturduğu coğrafyası içinde akıyor, odaklanıyor, yönleniyor. Bilince uğrayan yaşantılar, oranın düzeni içine giriyor. Bilinç alanı, bilincin bedensel alt yapısı, bilincin geçmişten devraldığı işleyiş biçimi, bilinç düzenini oluşturuyor. Ön-coğrafya deyimi, bilinç uzayının belli geometrik yapıyı, "engebeli" özelliklerini taşımasını anlatan benzetmeli bir ifade. Yaşantı akışı, bir nehrin akışına benzetildiğinde, nehir yatağının önceden bir ölçüde verildiğini söylemek istiyorum bu deyimle. Yaşantı trafiği zamanla bu ilk verilen coğrafyayı değiştirir, yaşantılar geldikleri kapılardaki dönüşümleri bilince aktarır, bilinç uzayının yapısını dönüştürürler. Bilinç, bedenin değişimlerinden, içinde bulunduğu durumların farklılaşmalarından, zaman içindeki gelişimlerinden, oluşumlarından etkilenir. Bilinç işleyişi, bilincin "oturmuş", yerleşmiş coğrafyasında fazla bir değişiklik göstermese de, karşılaştığı yaşantı fırtınaları, afetlerinde, değişen bilinç coğrafyası, işleyişi değiştirecek özellikler taşıyabilir.

Yaşantılar, bilince uğrar; bilinç, yaşantılara maruz kalır. Bilinç pencere ve kapılarının durumuna göre, uğradığı yaşantılara karşı koyar, onları kabul eder, alır, "red eder", görmezden gelir. Kapı ve pencerelerden bilince ulaşan yaşantıları bilinç "gerisin geri yollayamaz", içine alır ve dönüştürür. Bilincin yaşantıları "red etmesi", kovması demek değildir; onu coğrafyası içine yerleştirirken, "meydanından" uzak tutmaya çabalamasıdır. Bunda ne denli başarılı olabilir, bu kuşkuludur. İstenmeyen yaşantılar, bilinç alanının gücü, işleyiş düzeninin uygunluğu, içinde bulunulan "durum”un yapısına bağlı olarak etkisiz hale getirilmeye çalışılabilir. Bu sürecin bilinç ne denli farkında olabilir, bu da önemli bir soru olarak duruyor karşımızda.

Bilincin kendisine ulaşan yaşantılara hazırlıklı olabilmesi, beklenilmeyen yaşantı afetleri karşısında gerekli dönüşümler yaratabilmesi, onun yaşantılardan "öğrenebilme" özelliğini gösterir. Batı düşüncesinin Pathemata mathemata ya da experientia docet sözleriyle dile getirdiği yaşantılardan öğrenme, yöreleme etkinliğinin bileşenlerinden biridir. Örneğin Gademer'in Alman dilinde yaptığı Erlebnis-Erfahrung ayırımını Türkçe'mizde de yapma olanağı vardır. Üzerinde çalışılmamış, bilincin işleyip öğrenmediği yaşantıya ham yaşantı (Erlebnis) öğrenilen yaşantıya da deneyim (Erfahrung) diyebiliriz. Aristo, Emperia'dan, deneyimlerden genç insanların yararlanamayacağını; başka türlü söylersek, gençlerin yaşantıları deneyime çeviremediğini söylüyor. Genç insan yaşantılar, (yaşantılama, yaşantıları yaşama anlamında) ama onları deneyime dönüştüremez. Bilincin yaşantıları alabilip, işlemesiyle ilgili bir başarısıdır, deneyim.

Bilinç, devir aldığı bedensel alt yapı ve bilinçsel ön coğrafya ile, içinde yaşadığı durumlarla, yaşantıları karşılar. Öte, beden, bilinç kaynaklı yaşantılar, kendisi de düzenleyici, işleyici yaşantılar üreten bilinç tarafından işlenir.

Bilinç, gelen yaşantılarla, karşılayan bilinç yaşantılarının buluştuğu bir uzaydır, bir coğrafyadır. Bilinç cansız, ölü bir uzay değildir; canlı bir uzaydır; yaşantı duyarlı bir "organizma"dır, deyim yerindeyse. Yaşantılar, yansıtabilme özellikleriyle kendilerini ortaya koyarlar, karşılayıcı bilinç yaşantıları onlara yönelir. Karşılayıcı yaşantıların nereye, nasıl, neden dolayı yöneldiği bilincin yapısına, tarihine, içinde bulunulan duruma bağlıdır. (Edmund Husserl'in "akılar"la açıkladığı bilinç düzeninden farklı bir açıklama!) Onlarla etkileşir. Kimilerini tutar. Bilincin belli bölgelerine yerleştirir. Zaman içinde, bilinç içindeki yerleşim düzeni, bir benzetmeyle uzaya kurulmuş, bilincin işleyip tutup, yerleştirip, düzenlediği kentler oluşturur. (Bilincin, ruhun, kente, şehre, benzetilmesi, ortaçağ filozoflarının, Platon'un başvurduğu bir anlatım yoludur!) Deneyimler arttıkça, kentler, kentler arasındaki yaşantı trafiği yoğunlaşır. Bilinç düzenine güç veren alanın desteğiyle gelişmiş benliğin yönetimiyle bilincin çok karmaşık işleyişi, işleyişin sorunlarının üstesinden gelinmeye çalışarak başarılır. (Bilinç yönetimi ilginç bir konu, psikagoji adıyla üzerinde çalışılabilir) Bilincin, yönelme, tutma, yerleştirme, düzenleme işlevlerinin yanında türetme işlevinden de söz edebiliriz. Bilinç yaşantılar türetebilir. Düşünme ve düş kurmada, "dıştan gelen" yaşantılardan farklı yaşantılar ortaya konabilir,.Bu yazıda bilincin "gelen" (dıştan ve içten!) yaşantıları karşılayan, karşılayıcı yaşantılardan söz etmeyeceğim. Bilinç, kendi kendine yaşantılar yollayan, yaşantı kaynağı ve yaşantı alıcısıdır.

Peki, bilinçteki bu oluşumlardan, bilinç ne kadar "haberli"dir? Bilincin, yaşantıları yaşaması, onlardan "haberli" olması şimdileştirme dediğim bir süreçle gerçekleşir. (Edmund Husserl'in kendi sistemi içinde Vergegenwârtigung terimiyle dile getirdiği işleyişe bir açıdan benzer bir süreç!) Yaşantı yaşanması hep "şimdi" içinde olur. Anımsamak, örneğin, yerleştirilmiş yaşantılara yönelip onları şimdiye çekmektir, şimdileştirmektir. Şimdileştirebildiğimiz yaşantıları farkedip, yaşayabiliriz.

Bilince uğrayan yaşantılar, şimdileştirilebildiğinde, aralarındaki farklar görülüp, tanınabilirler. Yaşantıya maruz kalıp, aralarındaki farkları ayırt ederek tanıma, bilincin henüz edilgin süreçleridir. Etkinlik, bilincin yoğun bir yönelmeyle (odaklanma diyorum buna!), gelen yaşantılara anlam verme, yorumlama, değerlendirme işlemlerini uygulamasıyla ortaya çıkar. Bu odaklanmadan değerlendirmeye uzanan süreç, başarıldığında, yine yörelemenin bir parçası olur. Bilimde kavram oluşturma, açıklama, sanatta, felsefede yorumlama, yaşam içindeki ahlak ilişkilerindeki değerlendirme bu sürecin farklı işleyişleridir.

Modelin kaba çizgileriyle çizmeye çalıştığım kavramsal resmini burada kesiyorum. Geliştirmeye çabaladığım bilinç modeli içinde bir çok belirsizlikler ve boşluklar taşıyor. Yazımın başında sözünü ettiğim kaygılarla yürüdüğüm yolda, bu model, gelecekteki olası düzeltmelerle daha ayrıntılı işlenmeyi bekliyor.

   
 

 

 
     
 
Özgeçmiş| Yayınlar |Verdiği Dersler|Yönetilen Tezler|Haftalık Ders Programı
 
     
 
İletişim Bilgileri :
 
 
Adres: Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Felsefe Bölümü, 06531 Ankara, Türkiye
Telefon: + (90) (312) 210 3141   Fax : + (90) (312) 210 7974
Oda Numarası: Z-43   E-mail : ainam@metu.edu.tr